Tam "çizmeleri çıkarma vakti" geldi diye sevinirken yeniden soğukların bastirdigi şehir. iyice dengemiz bozuldu, yeniden eldiven atkı takmaya başladık. Nolur gül güneş yüzünü goster ankara artık.
edit: hah şimdi de kar yağıyor, ne kadar güzel! bu ne ya, yeter bahar mı geliyor, yaz mı geliyor farketmez biri gelsin!
2 senedir bursa'da süren öğrencilik hayatıma ara verip döndüğümde, zafer meydanından sıhhıye'ye yürürken sanki ilk defa buradan yürüyormuşum gibi gelen ve bana içinde kaybolduğum dev bir şehir havası veren şehirdir.
çünkü ankara büyük bulvarlarıyla dev bir şehirdir. bursa heykel'den kızılay'daki gibi 3 gidiş 3 gelişli dev bulvar geçmez.
ankara, arada kalmışlıktır. anadolulu olmakla, metropollu olmak arasında sıkışmışlıktır.anadolu hassasiyetinde cömertlikle seven, ama medeniyetler zihniyetine alışamamış bocalayan adamların memleketidir. ankara pişmanlıktır. zuhal olcay'dan dinlemeyi sevdiğim şarkı iyimser davranmıştır. 'ankarada aşık olmak zor' değil, imkansızdır.
sokakları denize çıkana kadar seveceğim şehir. eheheh, ne kadar da komiğim ki biraderlerim.
öğleden sonra dersim olmaması, yurtta çokçana sıkılmam hasebiyle tek başıma yürüyüşe çıkacağım. beşevler-emek-gazi mahallesi civarında uzun bir yol arıyorum, yürüyüş yapacağım için ön uzuvlarını birbirine sürten sinek misali ellerimi sürtüştürüyorum birbirine.
o değil de nereden nereye yürüyeyim lan, anıttepe yolu mu olsun?
sevilmesi için insanı oraya bağlayan bir şeylerin olması gerektiğine inandığım şehirdir.
eğitim ve aile dışında tabi.
sokakları ancak anılar yüklenerek sevilir, hoş her şehirde, yerde bu böyle ama ; doğal güzelliği olmayan bir kent için daha da gerekli.
anlamlandırınca o yerleri, zamanla gri'den ziyade anılarınızı görürsünüz sadece o şehirde, ankara'da.
o yüzden kimilerine inatla ve hala gri gelirken, kimisi için bütün kıyı şehirlerden daha güzel olabilir.
içinde yaşayanların yüzde yetmişinin kötülediği, yerden yere vurduğu şehir. oysaki ankara'yı sevmek için bir çok sebep bulabilirsiniz. doğru yerden ve doğru şekilde düşünmek tek anahtar...
küçücük bir japon balığı için dev gibi bir akvaryum gibidir ankara. ne kadar huzurlu olsanız da, sizi ne kadar bağrına bassa da, ne kadar sakin, sessiz, tehlikesiz, samimi olsa da her zaman aklınızın bir yerinde özgürlüğünüzün azıcık eksik olduğu fikri vardır.
arkasında kara parçası görmediğiniz sular yoktur ankarada. deniz kenarından ufka bakabileceğiniz bir yer bulamazsınız. kıyısında dalga sesi dinleyebileceğiniz bir denizi olmasa da ufacık göllerde bu hasreti gidermeye çalışırsınız. mavinin eksikliğini yeşille bastırmaya çalışırsınız o yüzden. deniz kokusu yoktur ama her bahar binbir çeşit ağaç kokusu sarar şehrin her yanını. sonbahara kadar ağaçların pamukçukları koşturur peşinizden caddeler boyu. bahar bitene kadar da kurtulamazsınız.
kendi düzenini oturtamamış insanlar sevmez bu şehrin düzenini. misal ben. aslı "düzen" olan şey size "monotonluk" gibi gelir. buna alışmak zordur. kendinizi bu -size göre- monotonluğun içine bırakmak istemezsiniz. ama burada yaşıyorsanız pek de seçeneğiniz yoktur.
ankara bağımlılık yapar bi süre sonra. bi kez bulaştımı bir daha bırakmaz yakanızı. sevmek zorundaymışsınız gibi hissedersiniz. nereye giderseniz gidin aklınızın bi kenarında hep o dev gibi akvaryumun huzurlu ve berrak suyu kalır...