sonbahar’ da atakule’nin yanındaki botanik parkın kahverengiliğini adımlamayı, botanik park’ın hemen yanındaki atakule’nin en tepesinden ankara’ya bakıp, ayrancı’nın, kavaklıdere’nin, esat’ın, ulus’un, balgat’ın; ankara’ya ait her şeyin yerli yerinde olduğunu görmeyi, bir kış günü kuğulu park’ın beyaza bürünmesine eşlik etmeyi, ankara’nın, konuştukça ağızlardan buhar çıkartan soğuğunda kızılay’ın caddelerinde dolaşmayı, hemen hemen her adım başındaki dönercilerden birinde ekmek arası döner yemeyi, metroya ya da ankaray’ a binmek için bilet kuyruğuna girmeyi, gençlik parkı’nda ankara havaları eşliğinde çay içmeyi,
özlediğim şehir...
Ankara’da kışla etrafını ateşe vermeye çalışan adamı nie serbest bıraktınız? Kimden talimat geldi’de serbest bırakıldı? Bu iş kötü kokuyor kötü şehridir..
"ankara" dendiğinde bazıları hep denizinin olmamasını gündeme getririrler, bundan bir eksiklikmiş gibi söz ederler. ankara’ yı hep denizi olan şehirlerle kıyaslarlar.
bana göre, ankara’ da illa ki bir denizin olması gerekmiyor; ya da ankara’ da bir deniz olmamasını illa ki bir eksiklik olarak görmek gerekmiyor.
bir şehirde bir denizin olmamasını ben ankara’ ya çok yakıştırmışımdır.
deniz tuhaf şeydir, zaten. yüzünüzü denize verdiğinizde arkanızı dönersiniz,
insanlara. bu yüzden, ancak deniz şehirlerinde yalnız kalabilir insan,
denize kalır, kendine kalır...
ankara mı? bakacak tek şey insan yüzleridir. bu yüzden insanlar kırıp dökmeye cesaret edemez birbirini kolay kolay.
murathan mungan bir keresinde bunun için "ankara'da oturma odası ahlakı vardır" demişti, "oysa istanbul'da bıçaklar ortadadır." doğrudur; hem de nasıl ortadadır... denizin şımartması belki de, herkes bıçaklarıyla birbirinin peşindedir. dürüstlük mü bu? yoksa insanlarin birbirine bakması için denizden daha "enteresan" olması gerektiği için mi?
iç Anadolunun evlerden ırak dünyaya bakış açısının şehirli köylü demeden herkese sirayet ettiği;
Ankara, Çorum, Yozgat, Kırıkkale, Kırşehir insanının harmanlanıp ortak acaip bir kültür oluşturduğu Türkiyenin bana en uzak insanlarının ve kafalarının yaşadığı şehir.
En anlamadigim şey ankara övuculugudur. Pembe hayallerde yasiyorsunuz ama bu şehirde oyle yerler var ki insanlarina sabredemezsiniz zaten multecileri de doldurdular. Her turlu sey var bu sehirde. En basit iste bile calişsaniz aptal anadolu comarlari hayatinizi zehir eder. He her yer cankaya gibi zaten.
Sabah simit kokusu, metroda ucuz parfüm kokusu, bakanlıklar mesai sonu korna sesleri. Bunları hatırlamak hoşuma gidiyor. Dikimevi metrosu çıkışı falan ara ara oralar gelir aklıma hüzünlenirim.
1 yıl yaşadığım, giderken kimilerinin of çok sıkıcı şehre gidiyorsun sözlerine inat sevdiğim şehir. Kendi ritmi var bu şehrin. Ne izmir kadar rahat ne istanbul kadar akıcı ve ürkütücü. Kışı kış gibi yazı yaz gibi güzel. Baharı es geçmeyen şehir. Behzat ç. dizisinin sevmemde etkisi çok.