amy winehouse gösterdi ki; çocuklarımıza okul, başarı hatta ün, şöhret, para isterken ve onlar da günün birinde bunları elde etseler bile öğretmemiz gereken ilk şey çok başka; yaşama sevinci...
Addicted şarkısında esrardan bahsederken "it's got me addicted does more then any dick did" diyerek beni benden almış şarkıcı.
Allah rahmet eylesin, ingilterede siktimin paparazileri yüzünden bira almaya bile çıkamayacak hale gelerek, etrafındaki çakal paragözlerin gözü önünde (belki de ölümünün daha karlı olacağı düşünülmüştür)yapayalnız ölmüştür.
Şimdi millet o kadar parası var imkanı var gidip rehabilite olsaymış falan diyor ama tedavi olmamayı seçmenin de bir tavır olduğunu gözden kaçırıyor. Bildiğin intihar etti ister altın vuruşla diyin, isterse tedavi olmamayı seçerek.
Bir salaklık da; o kadar insan ölüyor bilmem nerde, şehit veriyoruz onlara üzülsene olayı var. Fatih Altaylı köşe yazısında yazmış, üzülmenin sınırı mı var a amk. ona da üzül buna da.
Bu arada back to black de müziğiyle olsun sözleriyle olsun dinlediğim en depresif ve adamı s.kici şarkılardan biri.
Belli ki bazılarımız için hayata tutunma, direnç gösterme, inanç; boşlukları küçük mutluluklarla doldurabilme kabiliyetleri diğerleriyle bir değil.
Amy Winehouse da onlardan biri: Cesaretinin arkasına gizlenmiş güçsüz ve aciz bir kişilik; çok kırılgan, bağımlı, çok yalnız, çok ürkek, her şeyi olmasına rağmen küçük mutluluklara muhtaç bir genç kız. Madde ve alkol bağımlılığını sahnesine ve şarkılarına bile konu eden 27 yaşında küçük bir kız çocuğu! [Keşke bir tane gerçek dostum olsa] derken sırtını ve cesaretini kötü alışkanlıklara dayayan ve tutunamayan biri.
O, izlediğimiz her acıklı aşk filminde, her müzik parçasında, çektiğimiz her acının bestesinde olduğunu düşündüren bir erken ölüm. Her müzisyenin bir kere sahip olma hayali kurduğu Grammy ödülünü 5 kez kazanmış popüler müziğin kendini ispat etmiş bir parçası... Lakin o, aynı zamanda geçen ay çıktığı Avrupa turnesinde Sırbistan konserini aşırı alkolün de etkisi ile yarıda kesen, sahnede ayakta durmakta zorlanan, şarkı sözlerini bile unutan bir deha(!)
Amy Winehouse u en son sahnede ayakta durmakta zorlanırken ve lütfen bana acıyın dercesine bakarken izlemiştim. Ama insanlar, gerçek dost olması beklenenler bu tuhaf durum karşısında bile deli gibi alkış tufanı kopartıyorlardı. Neyi alkışlıyorlardı? Niçin? Ne güzel sarhoşsun, iyi ki ayakta durmakta zorlanıyorsun, iyi ki üstündeki her şeyi çıkartıp ne yaptığının farkında olmadan sahneden fırlattın, iyi ki şarkı sözlerini unuttun, iyi ki konseri yarıda kestin, ne güzel bağımlısın, biz her şeye rağmen seni seviyoruz’ falan mı bilmiyorum. Parıltılı sahnelerden, neon ışıkların parlaklığından, şöhretin kişilik öğüten aldatıcılığından ve alkış tutanların sahteliğinden ölüme gitmek garip bir tükeniş öyküsü. Gerçi külleri okyanusa savrulan birinin ardından artık yeni yaşam teorileri üretmenin pek bir anlamı da kalmadı ya; biz yazarlar bazen yaşanmayanları yazmak isteriz: Amy Winehouse'un yaşayamadıklarını. Neden mutlu olamadığını...Kısacık notlar tuttuğu kısa yaşam günlüğüne iliştiremediği ne büyük acılar yaşadığını.
Ve sorgulamak isteriz:
Acaba dünya önüne serilse, aradığını bulamayacakmışçasına tedirgin, bildiği bütün sözcükleri konuşsa, düşüncelerine eşlik edecek bir cümle duyamayacakmışçasına endişeli, her şeyin bir gün daha güzel olacağına dair umutla söyleyeceği hiçbir sözü kalmamışçasına sessiz bir genç kızın bu duruma düşmesinde, dünyada yaşayan herhangi bir birey olarak hiçbir kabahatimiz yok mu?
Ve itiraz ederiz:
Amy Winehouse'un ölümü romantize edilmiş birçok ölüm gibi kahramanlaştırılmaya çalışılsa da, '27'ler Kulübü diye medyanın genç ölümleri teşvik eden propagandası haline getirilse de böyle bir ölüm aslında önlenebilir korkunç bir trajediydi.
Biz güzel ve yetenekli bir kadının hayata vedasını süslemek yerine düştüğü boşluktan ve onu bu vedaya zorlayan ızdıraplarından ders çıkarmayı öğrenmeliyiz. Mesela alkol ve madde bağımlılığını romantik bir ölüm biçimi olarak değil, öldürücü bir bela olarak görmekle işe başlayabiliriz. Çünkü her zaman yapabileceğimiz bir şeyler vardır ve mutlaka olmalı.
Elbette birinin ölümüne üzülebilmek için ille de onu tanımak, arkadaş olmak, aileden birinin olması ya da beraber bir şeyler yaşamış olmak gerekmiyor. Her ölüm genç ve erkendir. Her ölümün acısı derindir. Ama özellikle 80'li yıllardan günümüze şair, yazar, müzisyen ya da toplumun belli kitlelerini etkileyen insanların ölümlerini şirin gösterme çabasının bu ölüm türlerine bir nevi ilgiyi artırdığını görmezden gelemeyiz. Tüketilmiş hayatların, tüketecek bir şey bulamadığı için kendisiyle birlikte tüketmeye başlayacağı ağır yok oluşların önüne geçmek, vurdumduymazlığımızdan ve bananeciliğimizden kurtulup birbirimize daha fazla kenetlenmek, ahlaki, insani ve inandığımız değerlerin bizlere yüklediği toplumsal sorumluluğumuzun bilinciyle, tüketilen hayatlara kaynağı maneviyat olan yeni bir hayat hediye etmeliyiz.
ölümü kesinlikle dünya için büyük kayıp olmuş sanatçıdır. öldükten sonra değeri bilinecekler arasındadır ayrıca.. back to black'i ne zaman dinlesem ki ölümünden beri her gün on on beş kere dinliyorum, gözlerim doluyor. büyük kayıp oldu.
ülkesinden daha fazla ülkemde konuşulan bayandır.görende ülkemizde herkesin mükemmel derecede ingilizce bildiğini ve hergün amy'nin müzikleri dinlediğini zanneder.tamam güzel sesi vardı,iyidi hoştu ama bu ülkenin amy'den daha önemli problemleri var.
mtv ve dünya müzik sektörüne şöyle bir göz atınca Amy Winehouse' un ölümü günümüz müzik piyasası adına gerçekten bir kayıptır. sadece back to black şarkısı bile onun efsanaleşmesi için yeterlidir diye düşünmekteyim.
bildiğim en efsane müzisyenlerin de tüm şarkılarını bilmem veya sevmem, benim için 15 şarkılık bir albümde ''back to black'' veya ''im no good'' gibi bir parça olması bile yeterlidir.
bir şarkı ile efsane olunamaz mı? illa ki düzenli bir hayat yaşayıp, 15-20 tane albüm, yüzlerce şarkı mı yapmak lazım bir sanatçı olarak saygıyı haketmek için ?
bir de şöyle düşünelim. yerli yabancı onlarca şarkıyı severek dinliyoruz ama kaç tane şarkı vardır senelerce bıkmadan dinlediğimiz? Türkiye şartlarında serdar ortaç, ismail yk gibi adamların her albümü hit oluyor ama her yeni albümde bir önceki tarihe karışıyor, lady gaga, beyonce, rhianna her parçaları hit oluyor ama geriye dönüp dinlenecek, kült olabilecek parçalar yapamıyorlar veya bunları konuşmak için çok erken ama hissedebiliyorum, dünyanın en inanılmaz kliplerini de çekseler piyasadaki binlerce şarkıdan çok farklı değil yaptıkları.
özel yaşamı, bu hayatı ne kadar sevdiği, kullandığı uyuşturucular falan umrumda değil artık, aaliah gibi uçak kazasında da ölebilirdi, trafik kazası da geçirebilirdi, kalp krizi de geçirebilirdi. nasıl öldüyse de farketmez, tüm şarkıları ortalamanın üzerinde ve kısa ömründe dünya çapında başarı yakalamış, kült sayılabilecek birkaç parça yapabilmiş. sesiyle, vokal tarzıyla, saçı,kılık ve kıyafetleri ile ikon olmuştur. duffy ve adele gibi onlarca taklidi var ingiltere ve dünyada.
sıradan bir müzisyen değildi, erken yaşta ölmeseydi ama kötü şarkılar yapsaydı belki efsane olamazdı ama kısa ömrüne sığdırdığı başarılar, yaptığı bir kaç tane inanılmaz eser onun efsaneleşmesi için yeterli diye düşünmekteyim. back to black şarkısının en az 50 yıl daha gideri var, daha ne yapsın ?
lady gaga'nın hakkında "o pop müziği sonsuza dek değiştirdi ve kendimi yalnız hissetmememi sağladı, bana cesaret verdi" dediği müzisyen. lady gaga'nın söylemesi çok önemli değil ama dedikleri gayet doğru. amy winehouse şüphesiz ki hem çok kaliteli müzik yapmak isteyen ama aynı zamanda farklı bir şeyler yaratmak isteyen müzisyenlere cesaret vermiştir. onda nostaljik müziğin en güzel pırıltıları vardı ama aynı zamanda yepyeniydi yarattığı müzik. iyi ki vardı. yeteneği hayatına mal oldu. üzülmemek, etkilenmemek mümkün değil, demek ki dünyada yapacakları bu kadardı, görevi bitince de gitti. şimdi ise bize yalnızca onun yüzlerce taklidini dinlemek kaldı. ne yazık.
güçlü sesiyle akıllarda kalacak bir sanatçı artık. kendisini e2'nin mad men dizisinin tanıtımında you know i'm no good şarkısıyla tanıdım. daha sonra da çok dinlediğim söylenemez. ama back to black şarkısı da cidden çok iyiymiş. belgrad konserinde ayakta duramazken izlemiştim haberlerde kendisini son olarak da ölüm haberini gördüm. daha yapacakları vardı yarım kaldı bence. keşke dedirten sanatçılar listeme girdi bu yüzden.
amy winehouse için su testisi su yolunda kırılır diyerek prim yapmaya çalışanlara.. buyrun
işçi sınıfı pis içer, winehouse'dan kapitalizm eleştirisi çıkmaz özcan özen
03 ağustos 2011 - özcan özen
bunlar partili müzisyenler değildi ve onlardan üniforma giymeleri, afişe çıkmaları beklenmemelidir. bizim gibi komünist değillerdi demenin de tuhaflığı ortada. komünistler o etkinlik, bu piknik, şu miting diyerek çağırıp durdukları kendi müzisyenlerine ne kadar sahip çıkabildi de, el âlemin komünist olmamasına yakınıyor?
şarapevinin rengi kızıldır. sadece dudaklarına yansıtır: rouge! heyhat! winehousedan komünist çıkmaz. zaten çıkaramadınız değil mi?
çok içenler
peki karl marxı nasıl bilirdiniz? berbat içerdi, yani bir proleter gibi; pis içerdi. ya cigar(a)? sigaranın, puronun ciğerlerine düşmediği gün mü vardı? tabii bunların da kalitelisini içerdi. ne de olsa bir mirasyediydi, hatta karısı tarafından philips ailesi (sonra markası) ile akrabaydı. zaten en yakın arkadaşı engels de bir kapitalistti. ikisi de pis içerdi, tıpkı işçi sınıfı gibi.
işçi sınıfı o zamanlar sabah biranın içine ekmek doğrayıp kahvaltı ederdi. kapitalistler işçi sınıfının içki alışkanlığıyla başa çıkabilmek için alkol oranı yüksek cin, votka gibi içecekler yerine birayı bilhassa desteklemişlerdi. köşe yazarları o zamanlar kuşburnunun yararları yerine biranın faziletinden bahsederdi kelimesi üç kuruşa. cin içen proleter cin çarpmışa döner sabah vardiyasında ve bir yerlerde sızar çalışamaz. atıp da yerine bir başka işçi almanın faydası yoktur. hepsi içer. i̇şçi sınıfı pis içer çünkü. en iyi kapitalistler bilir bunu ve salt bu yüzden alkol tüketimini sınırlamak isteyenler de onlardır. tüketime vergi koyun! kdvsi, ötvsi bol olsun alkolün!
iki şehrin hikayesinde bir fıçı düşer şarapçının arabasından pariste bir proleter mahallesinde, dökülür meyler yere. jacklar, çoluk çocuk, kadın erkek proleterler her şarap birikintisine dudaklarını yapıştırır: rouge! taşların arasından, pis su oluklarının içinden şarap içerler. kızıllaşan çamura bulanmış ellerini duvarlara sürerler: devrim yazısı çıkmaz!
germinalde ne çok içer şu işçiler! pek çok sahne meyhanede geçer. aynı yazarın meyhane adında bir başka kitabı yok muydu?
7 kasım 1917de bolşeviklerin aldığı ilk karar içki depolarının önüne en güvenilir işçileri nöbete göndermektir. çünkü bilirler ki yağmaya başlayan işçilerin ilk basacağı yer içki depoları ve dükkânlarıdır. yağmacıdır işçi sınıfı. bıraksalar bir günde yağmalarlar tüm zenginliklerini rafların ve ertesi gün yine onlar üretir. ne olmuş, bir gün hasret öldüremezler mi? helal olsun, kendi alınterleri, helal olsun! neyse ki o gün, yani 7 kasım da yağma olmamıştır, önlem alınmış içkiler biraz daha dinlenmeye bırakılmış, karşıdevrimci güçler toparlanamadan devrim başarıya ulaşmıştır. ne zannediyorsunuz devrim olacak da kutlanmayacak mı? kuru kuruya mı kutlanacak? islattılar devrimi tabii ki. i̇şçi sınıfı devrimden sonra da pis içer!
taksi şoförünün kızı da çok içer
amy winehouse da pis içerdi. içki, sigara... aman vermezdi. şişenin dibini bulur, orada sigaranın dibini soluklardı. öyle ki ciğerleri bitmişti, anfizemden geri dönüşü yoktu. herkes öleceğini biliyordu; sigorta şirketleri bile hayatta kalma olasılığına oynar, kesin ölüme değil. o da biliyordu öleceğini; içmeden değil içerken öldü.
madde bağımlısı dememek gerekir ona: fazla kibar kaçıyor ya da bilimsel. biraz aşağılama da var, o yüzden kibarlık gerekli görülüyor herhalde. dosdoğru keş diyebiliriz, böylelikle ayıp etmiş olmayız. aslında keş de değildi, içkiyi bu kadar seven kimyasala geçmez, bilir ki organik tarım sağlıklıdır. tanqueray kokardı, sert içen limon sever.
ürkekti, kameraya baktığı an tedirgindi, bir şöhret gibi değil. bizim mahalleden çıkan o utangaç kızdı. konser öncesi hazırlıklarını yaparken kendisini takip eden kamera doğallık ve mahcubiyetten bir başka şey bulamamıştı ününe kanıt olarak. şarkılarındaki kadar dürüsttü ozan. şan, şöhret sahibine benzemiyordu. kahraman değildi, ulysessden beridir kahramanlar ölmüştü zaten. yüreğine eşlik eden bir sesi vardı, ki nice şairler sessizlik yüzünden dillendirememişlerdir kendi mısralarını.
yalandan sesler
öyle bir ses ki duygu yüklü, (hani aslında var da) varsın akıl, zekâ olmasın. zekâ olacak da ne olacak sesin yanında, sertap erener gibi reklâma mı çıkacaksın? sesin olsun yeter yahu, yonca evcimik gibi hisar konserinin birinde nefes yetmezliğinden şarkıyı yarım bırakıp vokallere sığınmaktan iyidir. sesin olsun yeter be, isterse seyircin olmasın, ne yapacaksın seyirciyi? şebnem ferah gibi sen söylemeyip açıkhava konserlerinde, mikrofonu seyirciye uzatıp, karaoke yaptırıp; makyajını akıtmadan sahneden mi ineceksin?
sahici ses
winehouse konserlerinden birinde sesim biraz bozuldu, o yüzden şarkıyı yarış eder gibi okudum, orkestra yetişemeyecekti neredeyse, diyordu. bir yudum içki alıp devam etti. oysa bu kaydı dinlemek bile insanı işittiğinden dolayı şaşkınlığa ve hazza sürüklüyor: bir mısra içinde en küçük bir zorlanma yaşamadan yaptığı iniş çıkışlar; her kelimenin, her hecenin, her harfin hakkını veren ve bazen böyle de hakkı varmış şaşkınlığına savuran vurgular insan sesinin muhteşemliğine olan ihtiyacımızı ruhumuzda inim inim inletiyor.
konser bir sanat eseridir; plak, kaset, cd ise stüdyo. konser vermek herkesin harcı değil. türkülerini söylediği dönemde zülfü livaneli, vokalisti sevingül bahadır olmadan sahneye çıkamazdı. şiir okumak ile şarkı söylemek arasında fark büyük. sezen aksunun konserlerinde kendisine eşlik tüm vokalistlerinin (sertap erener dahil) sonradan ünlü olması iyi olmuştur. vefa herkese borç ne de olsa. her konser de sanat eseri değildir çünkü her şöhret sanatçı değil.
sesi savunmak
fakat amy winehouse gibi bir sesin her konserinin sanat eseri olacağı mutlak olmasa da beklenilendir. tanrı yanılmamış da yaratmış, biz mi yanılacağız? i̇şte böyle sesler, böyle ozanlar şöhretin, servetin, sistemin, kapitalizmin oyunlarının ve mekanizmasının dışında değerlendirilmeyi hak ediyor.
amy winehouseun ölümü kapitalist sistemin bir tuzağı, oyunu, raconu değildir. kapitalizm öldürür. varlığının içinde bu zaten mevcut. ölüm allahın emri değil. amy winehouse plak şirketleri onu sömürdüğü için ölmedi, iyi para kazanıyordu ve parasını da alıyordu. kapitalist tüketim kültürünün olağan sonucu da değildi, obeziteden ölmedi, içki havuzunda da boğulmadı, çok içerdi ama... bir insan ne kadar içebilir ki? üstelik kapitalizm için ayık olması daha kârlıydı?
itiraz edilebilir tabii ki ama kapitalizm her yerde var, amynin hayatında da, işinde de... evet, sorun bu zaten kapitalizm her yerde, kapitalizmden kaçış yok; azade bir ada, ağaç gölgesi, kumsal, deniz, güneş yok. o yüzden her ölümden kapitalizm sorumludur. evet ama bırakın da bari yas tutalım. kapitalizm hüznümüze girmedi ama onu da komünistler sokmaya çalışmasın.
oysa kapitalizm hazza bile düşmandır
gelmiş geçmiş en muhteşem seslerden birini, bu özelliği ve niteliği ile anmayıp; onun sigarasını, içkisini, aşağı kattaki saksı bitkilerini konu etmek; bestecisi ve güftecisi olduğu şarkılardan şu kadar kazanmışken plak şirketinin bu kadar kazandığından dem vurmak; kendi bile genç yaşında ölüp gitmişken kapitalizmin tek başına kurtuluş kültürü yarattığından, bunu piyasa ettiğinden söz etmek tam da kapitalizmin ekmeğine yağ sürmektir.* oysa kapitalizm tek başına kurtuluş bile vaat edemiyor; o yüzden bunu tarikatlar, eski yeni dinler, cemaatler dillendiriyor. kapitalizmin herhangi bir kurtuluş ile ilgisi yok ki vaat etsin, en çok para kazananlar bile kâr oranlarının düşmesi yüzünden kalp krizi geçiriyor. parasını kaybettiği için intihar eden kapitalist sayısı her zaman uyuşturucudan ya da içkiden ölen ya da şöhretin yükünü taşıyamayıp intihar eden müzisyen sayısından fazladır. sanatçının da kapitalizm ile sorunu burada başlıyor, öyle berbat ki uzlaşmaya dahi fırsat vermiyor, mutlaka teslim alacak. ancak idare edilebilinir, tahammül sınanabilir, hatta intihar bile edilemez.
sadece şarkını söylemek bile zordur
amy winehouse her şeye sahip olabilecekken kapitalizmle barışık yaşayabilecekken bunu yapamadı. genç yaşta göçüp giden pek çok yetenek sayılıyor ama müzik endüstrisinde (popüler kültürde) ölümler istisnadır, ölenlerin binlerce kat fazlası yaşıyor ve 60lı yaşlarında konserler veriyor. çoğunun yazdığı şarkı sözleri içkiden, sigaradan ve uyuşturucudan bahseder (hemen hepsinde mecazi) ama hala yaşıyorlar, bunlar yüzünden ölmediler. bilirler, anne ve babalarının küçük yardımcıları vardır: ebeveynlerin her gün içtikleri haplar, bu dünyaya katlanmak için bizzat devletin sağlık sisteminin önerisidir ve yaşlılık uyuşturucu/ilaç bağımlılığıdır (rolling stones, mothers little hepler). sağlık örgütünün, devletin, düzenin, sistemin stres ve depresyonla (aslında mutsuzlukla) başa çıkmak için insanlara önerebildiği tek çarenin kontrollü uyuşturucu olduğu bir dünyada gençlerin, müzisyenlerin, sanatçıların hasılı insanların uyuşturucu tercihi ve dozajı kendilerinin ayarlaması suç ilan edilir. her ölümün ardından biz de mi suç olduğunu onaylayacağız? önceliği uyuşturucu, içki, sigarayla mücadele yerine kapitalizmle mücadeleye vermemiz gerekmiyor muydu? genel olarak mutsuzluğa neden olan toplumsal koşulların bir an önce yıkımı için sınıf savaşımını izleğinde yer alınmayacak mıydı?
şarkımızı da söylerler
bu insanlar salt kendi bireysel isteklerinin, arayışlarının sonucunda zevk ve hazdan ibaret bir dünya yaratmış da değillerdi. aşırılıklarından ölen, intihar eden ya da hâlihazırda canlı kanlı bir şekilde karşımızda bulunan 1970 sonrasının rock çağı gençliği ve müzisyenleri de kapitalizm içinde yaşıyorlardı ve onu, doğrudan insana ettiklerinden dolayı kıyasıya eleştiriyor ve toplumsal gelişme ve değişimleri sanatlarında işliyorlardı: john lennonun working class herosu dışarıdan bilinç taşımanın (her iki anlamıyla) bir örneği değilse nedir? seni din, seks ve televizyonla uyuşmuş halde tutarlar/ böylece kendini son derece zeki, sınıf çelişkilerinden bağımsız ve özgür hissedersin.
hazdan gına getirip biraz da devrimci maceraya atılmak mı diyeceğiz lennonun yaptığına. imagine şarkısı enternasyonelden sonra gelmiş geçmiş en komünist şarkı (her ikisi de marş değildir) değil midir? peter gabrielin bikosu güney afrikada, apartheid rejimine karşı mücadelede öldürülen steve bikoyu anlatır. rolling stones 1979de eylül ve ekiminde indian girl bestesiyle nikaraguadaki mücadeleyi seslendirir. sting 1987de, şilideki kadınların pinochet rejiminin kaybettiği erkeklerinin fotoğraflarıyla sokak ortasında tek başlarına yaptıkları dansı yüceltir they dance alone ile. şarkı ve muhteşem yetenekli dansçı kadınların bir erkeğe sarılmışçasına dans eden görüntüleri, dünyadaki tüm insanlara seslenmenin en olağanüstü yollarından biriydi. 27 haziran 2008de amy winehouse, nelson madelanın doksanıncı yaş günü dolayısıyla verilen konsere çıktı.
bir başka dünya arayışında kaybolanlardan kim sorumlu?
burada en bilinen, ilk akla gelen örnekler hatırlatıldı sadece ve bunları çoğaltmak mümkün (pink floyd, neil young, bob dylan). devrimci müzik sadece joan baezden ibaret değildi ve bunlar haz içinde bunalan müzisyen veletler hiç değildi. dilleri döndüğünce bu düzeni lanetlediler, eleştirdiler, karşı çıktılar, ayak uydurmadılar. curt cobain, yeni dünya esnek üretim düzeninin deneme sahası olan seattleda, üretimi meksikaya ya da çine kaydırılarak kapatılan fabrikaların kaçınılmaz sonucu olan işsiz gençliğinin şöhret olmayı reddeden bir üyesiydi. ünlü oldu ve kendi kendine ihanetini intiharla cezalandırdı. bunlar partili müzisyenler değildi ve onlardan üniforma giymeleri, afişe çıkmaları beklenmemelidir. bizim gibi komünist değillerdi demenin de tuhaflığı ortada. komünistler o etkinlik, bu piknik, şu miting diyerek çağırıp durdukları kendi müzisyenlerine ne kadar sahip çıkabildi de, el âlemin komünist olmamasına yakınıyor? keş yetenekleri kapitalizmin kurbanları olarak damgalamak anlamsız ve kabahatin büyüğünden kaçmanın en devrimci yoludur. organik aydınlar ortada bir organizma varsa oraya doğru çekilebilirler yoksa kıyısından köşesinden salt bir zihniyet dünyasını paylaşmakla sınırlı kalırlar. tarık ali, 4. enternasyonel birleşik sekretarya üyesi olarak john lennonun peşinde az koşmamıştır. fakat önemli olan sanatçının partiye doğru yaptığı koşudur. bu dahi bir partinin kitlelerle ilişki kurabilmesinin bir ölçütü, göstergesidir.
komünistler şu şöhret dünyasının merdivenlerinden birer ikişer atlayan, atlayacak cesareti bulamayınca da ya merdiven altına kaçan ya da bir notaya dönüşmeye çalışan yetenekleri (syd barrett-belki de kırmızı çizginin üzerinde yaşamaya cesaret eden tek kişiydi) kapitalizmin mirasyedisi, oyuncağı, şamaroğlanı, yardakçısı, şaklabanı olarak görmekten vazgeçmelidirler. onları hazzın dipsiz kuyusuna çekilmekle suçlayanlar içtikleri çorbaya tuz atmaktan vazgeçebilirler mi?
kulağımız paslı kalmasın: haz bizi bozar mı?
şimdi zeki mürenin sesinden mahrum değil miyiz? hazzımız azaldıkça hüznümüz artar. direnen paşabahçe işçileri, polisleri, oradan geçen bülent ersoya şikayet ediyorlardı: abla ekmeğimizle oynuyorlar. sempatisi işçilerden yanaydı, onlardan taraftı: bırakın insanları be, ne istiyorsunuz onlardan? bugün akpye oy veren paşabahçe işçisi bülent ersoyun sesini dinlemekten haz almaya devam ediyor. çocuğum olsa bu savaşa göndermem diyen cesaret ana değil miydi?
kaba komünistler sanatçıların şarkı değil marş bestelemesini, resim değil yol işaretleri gibi tabelalar çizmesini beklemektedirler ki ancak bu yolla kapitalizmden uzak durulmuş olabilsin, devrimcilik ispatlansın. sanat toplum içindir düsturuna mı sığınacağız? fakat rtük de benzer bir dille konuşmuyor mu tüm ulus-devletler gibi: televizyon toplum içindir. o halde ilkeleri alt alta yazalım devrimci sanata geçelim. yalnız aşık veyseli listeye sokmakta zorlanırız: benim yarim kara topraktır ile back to black birbirinden ne kadar uzak olursa olsun, bize aynı mesafede değil mi?
imaginenın marş sürümüne hiç gerek yok, insanlar onu anlıyor; anlatabileceğimiz komünizmden çok daha fazlasını anlıyor hem de. o ses insanlığın hazineleri arasına girdi bir kere. hazineden haz almak herkes için mümkün ve ayıp değil. işçi sınıfı pis içer, ses veren varsa daha da haz alır içmekten. alan veren birbirinden razıdır. hemfikir olmak gibi duygudaşlık da birleştirir işçileri. sonra yola koyulurlar. ses birleştirir, ister zeki mürenin olsun ister amy winehouseun. ses varlığa delalettir, bağırmak direnmek, haykırmak ilân etmek: vardım, varım, var olacağım!
ses ölüme direnmektir
mezarlıklar sessizdir. en küçük bir hışırtı, çıtırtı ya da fısıltı hemen bir yaşam belirtisine yoğrulur. çalınan ıslık cılız belirtileri bastırmak için. sessizlik ölümdür. korku çığlığa dönüşür. haykırmak varlığına sahip çıkmaktır. ses ölüme direnir. ölüler haykırmaz. ancak...
haykırışlar devralınır ağıtlarca, yüreğin bilinmeyen derinliklerinden gelir ve bizi bulur. bazen back to black, bazen wish you were here, olur...