bıyıklarına çorba bulaştığında nasıl bertaraf ettiğini, merak ettiğim insan.
artık samimiyetiyle ilgili bir şüphem yok. anti-devlet masturbasyonu nasıl olur da akp üzerinden giderilir bunu anlayamıyorum. anti-militarist olabilirsin de bu böyle, be hey dürzü ahlakıyla yapılmaz.
bu adam bir ateist, akp müslüman. liberal, solcu, kapitalist gibi kavramlarla kafa karıştırmaya gerek yok. yeri burası değil. nasıl oluyor bu ortaklık.
iki kadın memesine mi?
üzüldüğüm bir adam ahmet altan, oturup konuşabilirdik, rakı içebilirdik, ayasofyaya bakıp tarih tartışabilirdik.
ama şu geldi aklıma, kıl dönmesinin sadece götte olduğunu sananlar varmış.
onun gibi bir aydınla aynı havayı solumanın şeref verdigi bir yazardır, lübnan ın israil i yendigi savastan sonra, nasrallah ın yaptıgı bir konusma vardır, tam metin türkiyede de yayınlanmıştı, diyordu ki savaşçılarına, "... onur bile sizden onur alır, ey yigit savaşçılar..." işte ahmet altan gibi aydın dan ülkesi onur alır, öyle bir aydın kişiliktir. aydın millete dogrultulmuş silaha ön açan degildir, aydın milletine dogrultulmuş silahın önüne geçip önce beni vur diyendir, bugün ki yazısını okuyupta helal olsun demeyen gitsin kan tahlili yaptırsın ya da annesine bir daha sorsun, anne benim babam kim desin...
"Bizim gibi düşünmeyenler vatan hainidir"cilerin vatan haini olmakla itham ettiği dokuz köyün muhtarı.
"Türkiye, yeni ve çağdaş bir düzen kurabilir kendisine, Türklerle Kürtlerin eşit olduğu, Avrupa standartlarını oluşturmuş, askeri kışlasına göndermiş, halkın iradesini parlamentoya yansıtmış, dindarların inanç özgürlüğüne, dinsizlerin yaşama biçimine saygılı, fikir özgürlüğünü kısıtlamayan, barış içinde bir ülke kurabiliriz."
tehdit ediyor diye kızdığı genelkurmay başkanını, aynı yazısında tehdit eden adam. ha, bir de yaşlıymış, ölümden korkusu kalmamış. tabi, biz bu "kendi kendine cesaret veren" ifadeleri, ölümle burun buruna geldiğin vakit bir daha konuşalım. aha, bunu da tehdit olarak algılayacak şimdi, mahkemeye falan verir mazallah. ulen ahmet altan, sen beni güldürdün ya...
"belki yanılıyorum ama bazen bir insandan ziyade bir soruna tutulduğumuzu bile düşünüyorum; o insanı diğerlerinden farklı kılan, onun yarattığı sorunların diğerlerinin yarattığı sorunlardan daha fazla ilgimizi çekmesi; başkalarıyla yaşadığımız sorunlarla bir zaman uğraştıktan sonra onlardan rahatça vazgeçerken o insanın yarattığı sorunlarla uğraşmaktan asla vazgeçmeyişimiz, hatta bu sorunlarla uğraşmaktan hastalıklı bir zevk bile almamızdı." ahmet altan
Çocukluktan gençliğe geçmeye çalıştığım dönemlerde yazarlık hayalleriyle dolu olduğumu gören babam,yanağını cama yapıştırıp, evin çaprazındaki caminin şerefesinde iftar zamanını haber veren ışıkların yanmasını, ışıklar yanar yanmaz bunu bağırarak haber verdiğinde büyüklerin aferinini almak için heyecanla bekleyen bir çocuğu anlatabilir misin' demişti.
Yaklaşık kırk yıldan beri o çocuk aklımdadır.
Hálá o sahneyi ve o çocuğu en iyi biçimde nasıl anlatacağımı bulamadım.
Ama bu görüntü benim yazarlık temrinlerimden biri oldu.
Babamın kendi çocukluğunun anılarının arasından çıkartıp bana yazı ödevi olarak verdiği sahneye kendi çocukluğumun anıları da eklendi.
Evimizin hemen karşısındaki küçük cami.
Ramazan geceleri mahallenin çocuklarıyla birlikte gittiğimiz teravih namazları, camideki büyüklerin bize başka zamanlarda pek de göstermedikleri bir şefkati göstermeleri, hálá çocuk aklımla ezberlediğim biçimde söylediğim ;allah umme salli ala'nın muhteşem melodisiyle dalgalar gibi kabaran o tuhaf coşku, namaz çıkışında hissettiğimiz o ağırbaşlı memnuniyet...
Sahur vakti sıcak yataktan gözlerim yarı kapalı kalkıp sobası yakılmış salonda hazırlanmış sofraya oturuşum, galiba sadece ramazanlarda yapılan o yumurtaya bulanmış ekmek kızartmaları, demli çay, beni sevgiyle ve gururla bağrına bastığını düşündüğüm büyük bir kalabalığın parçası olmanın güveni ve sonsuz bir huzur.
Allah'ı çok sevmiştim.
Ondan benim anlamadığım kelimelerle söz ediyorlardı ama o benim için, beni sevmesini istediğim temiz yüzlü yaşlı bir dedeydi, oruç tuttuğum zamanlarda bana gülümsediğini düşünürdüm.
Doğrusu ya ondan pek korkmazdım.
Ama beni sevmesini isterdim.
ilk kez okulda din hocası cehennemi uzun uzadıya bütün korkunçluğuyla anlattığında dehşete düşmüştüm, benim teravih namazlarında, iftarlarda, sahurlarda hissettiklerimle hocanın anlattıkları hiç birbirine benzemiyordu.
O, beni çok korkutan, bana çok uzak, çok mesafeli, çok gazaplı, benim çocuk aklımın kavrayamayacağı çok ürkütücü bir güçten bahsediyordu.
Biz dede-torun değildik.
Beni sevmiyordu.
Kötü bir şey yaparsam beni ateşlerin içine atacak, beni yakacak, bana acılar çektirecekti.
Ben ona hiç böyle şeyler yapmazdım ki, ben onun için hiç böyle cezalar düşünmezdim ki, ben onu seviyordum, o niye beni ateşlerin içine atmak istiyordu.
Çok korktuğumu, çok üzüldüğümü hatırlıyorum.
Bir daha uzun yıllar camiye gitmedim.
Din hocası benim çocukluk dünyamın en huzurlu hayalini, o soğuk yatakhanelerde uyumadan önce dua edip kendisine gülümsediğim, herkes bana yaramazlık yaptım diye kızdığında kendisine sığındığım ;yakınımı' benden koparmıştı.
Sonra büyüdüm.
inanmanın huzurundan aklın huzursuzluğuna geçtim.
O çocukluk dönemimden sonra bir daha hiç dindar olmadım, oruç tutmadım, dua etmedim, namaz kılmadım.
Lise yıllarında karşımdakinin inançlarına hiç aldırmaz, herkesin korktuğu bir güçten korkmamanın tuhaf lezzetiyle diğer çocuklarla kıyasıya tartışırdım, onlar Tanrı'nın varlığını kanıtlamaya çalışırlardı ben yokluğunu.
Küçük bir çocukken inanmayı ne kadar sevdiysem, ilk gençliğimde de inanmamayı o kadar sevdim.
Başkaldırmanın müthiş cazibesine kapılmıştım.
Hayatın zıpkınlı acılarından beni koruyacak bir güç yoktu artık, her acı doğrudan tenime yapışıyor, o acıları taşımakta ilahi bir güç bana yardımcı olmuyordu.
Yirmili yaşlarımda Ankara'da bir işçi kooperatifinde karımla birlikte epeyce sıkıntılar çekerek yaşarken komşularımız olan bir ;inançlı insanlar' grubuyla karşılaşmıştık.
Gerçekten çok hoş insanlardı, yumuşaktılar, hoşgörülüydüler, benim gençlik saygısızlıklarımı kibar bir sabırla karşılıyorlardı.
Aralarından bir tanesi eski bir kabadayıydı, iriyarı, güçlü kuvvetli bir adamdı, epey kavgaya karışmış, günahın her türlüsüne batıp çıkmıştı, sonra;inancı' bulmuştu.
Beni sessizce dinler, ben sözümü bitirince ;Ahmet, kardeşim' diye başlardı lafa, beni;doğru yola' getirmek için uğraşırdı.
Dini korkuyla değil sevgiyle anlatırdı.
Zor günlerdi, babam hapisteydi, kız kardeşim hastaydı, karım hamileydi, beş kuruş para yoktu, bir yayınevinin zemin katında düzeltmen olarak çalışıyor, kazandığım paranın çoğunu kiraya veriyordum.
O sırada hayatımdaki en iyi şey o dindar insanlardı.
Dindarları sevdim.
inançlarını paylaşmadım ama onlara ve inançlarına imrendim.
Bana çocukluğumu, teravih namazlarını, sahurları, iftar sofralarını, huzuru hatırlatıyorlardı.
Öfkeli değillerdi, çıkarcı değillerdi, haramdan ölesiye korkuyorlardı, muhtaçlara yardım ediyorlardı, inançlarıyla böbürlenmiyorlar, dini bir gösterişe döndürmüyorlardı.
Onlara saygı göstermeyi öğrendim.
Kendi inançsızlığımla onları kırmamaya özen gösterdim.
Zor günlerde bir ;inançsıza' bağışladıkları dostluğu hiç unutmadım.
Din hakkında düşünmeye başladım ;din bir afyondur' ezberinden ;din nedir' sorusuna geçtim, insanların ve toplumların hayatında dinin yerini merak ettim.
Gerçek bir dindarla, bir müminle, dini gösterişli bir rozet gibi yakasına takanlar arasındaki farkı gördüm.
içinde bir vahşetle, bencillikle hatta kötülükle doğan ve ölüm gibi karanlık bir yok oluşla varlıkları sona eren insanların gelişiminde, yaşama gücü buluşunda, ahlakı yaratışında, vahşetini sınırlayışında dinin çok önemli kültürel bir değer olduğunu fark ettim.
Dindar olmadım, inançlı olmadım.
Hálá da değilim.
Hiçbir zaman da olmayacağım herhalde.
Ama din fikrini, gerçek dindarları seviyorum.
Tanrı'yla ilişkim ise anlatılması çok zor çelişkilerle dolu.
Varlığına inanmıyorum ama o varmış gibi hissetmekten hoşlanıyorum, annemin mezarına gittiğimde dua etmiyorum ama annemi ‘ona' emanet ediyorum.
Artık ne ölümden ne de ölümden sonrasından korkuyorum ama öldükten sonra sevecen bir ışıkla karşılaşıp yaramazlık yapmış küçük bir çocuk gibi ona sığınıp gülümseyeceğimi aklımdan geçiriyorum.
Din hocası cehennemi anlatana kadar süren kuvvetli bir inanca dayalı ilişkim' şimdi bir başka biçimde sürüyor, onun adına yeryüzünde cehennemi yaratanları, onun adıyla gösteriş yapanları, onun adına benim gibi inançsızlara' öfkelenenleri, onun adını sadece insanları korkutmak için kullananları onunla' arama sokmuyorum.
Tanrı'dan bir beklentim yok.
Ona duyduğum sevginin, eğer o varsa, bir beklentiden ya da bir korkudan kaynaklanmadığını o biliyor.
Günahkar olduğumu da, babasının sevgisine sığınan biraz şımarık bir evlat gibi bu günahları işlemeye devam edeceğimi de.
Din adına dehşet salanlar ne derlerse desinler, başkaları için kötülük düşünmeyenleri onun affedeceğine inancım tam, benim tanrım her şeyden öncebaşkaları için kötülük düşündün mü' diye soracak bir tanrı.
Başkaları için kötülük düşünmezsem, onun varlığına inanmasam bile beni affedeceğini sanıyorum.
Affetmezse de gücenmeyeceğim.
Çocukluğumda tuttuğum oruçların, oturduğum iftar sofralarının huzurunu hiç unutmadım.
Bugün, bir tek kez öyle bir huzurla iftar yapabilmek isterdim.
O huzuru hissedenler, dilerim, o huzuru gereksiz öfkelerle bozmazlar.
Ben bir daha o huzuru bulamayacağım.
Ama,yanağını dışarının soğuğunu hissederek cama dayayıp, evin çaprazındaki caminin ışıklarının yanmasını bekleyen' çocuğu anlatmayı hep deneyeceğim.
Sanırım bunu hiçbir zaman tam da beceremeyeceğim. *
kitaplarını cinsel ilişki betimlemeleriyle doldurarak ''kadınları anlayan yazar'' olarak nam salmıştır.''Sevişicek gibiyiz ama toplum baskısı şuydu buydu sevişemiyoruz kadınlığımı yaşamak istiyorum'' temalı kadın bunalımlarıyla bu kadar genele hitap etmesi düşündürücü.
edit: insan duygularını ifade derken, kadın erkek ilişkisinden bahsediyorum politik olaylarla ilgili yazdığı yazılardan değil.*
edit 2: entry yi anlamayan arkadaşlar aşk üzerine yazdığı herhangi bir kitabı alıp okuyabilir.
17 nisan 1995'teki yazısı ile beni benden almış yazarımsıdır. (bkz: #6996770)
burada sözlük yazarı ile bir derdimiz yoktur, yazısından ilham alınmıştır.
Yav ahmetcim, kraldan çok kralcı olmak diye bir söz vardır. Siz liberaller, bunu çok yapıyorsunuz. aidiyet duygunuzun yokluğu beni benden almaktadır be arkadaş. Bu ülkede elinde şarap bardağı ile kadın memesini hunharca ellerken sizler, bir yandan da Türkiye'nin tüm meselelerine çözüm bulacağınız iddiası ile köşe yazarlığı yapıyorsunuz.
yav kuzum, iki üç insana sokrates gibi görüşünü belirt ama böyle ikinci nesil sapmış sofistler gibi olmasın bunlar bari. Bak hukuki bir sorun yaşanması diye insaflı davranıyorum.
Bırakın şu görüş belirtmeleri aradan kaç sene geçmiş hala aynı terane.
bırakın bu tatavaları canım. *
70'lerde "özgürlük" türküsüyle 80 darbesini çağıran ve ülkeyi talep ettiklerinin tam tersi istikamete iten komünistlerden biriydi zamanında. Şimdilerde de "demokrasi" türküsü çağıran liberal sosoyalist olmuş. genel yayın yönetmenliğini yaptığı taraf gazetesinde yazdığı aykırı yazılar ve ellerine tutuşturulan belgelerle ülkeyi tam tersi istikamete sürükleyen bir bukalemundur.
aldığı paranın hakkını verdiğini aldığı bir diğer ödül ile göstermiş yazar. diyorum yahu işte kaç paraysa söylesin ben vereyim de biraz da bu tarafa yazsın!