yavuz sultan selim

entry1628 ↓ galeri
    381.
  1. 1999'da 19. sayısı yayınlanan cogito isimli dergide osmanlı özel sayısında çok ünlü bir osmanlı tarihçisinin bir sözü vardı; bu yazılanları ve tarih hakkında yazılmaya çalışan mitlerle dolu harabatları dinledikten sonra bu lafı anımsadım. diyordu ki "herkesin osmanlısı kendine". iyi güzel herkesin osmanlısı kendine de, mantıklı bir düzlemde ifade ediş yok. ne bir kaynak verme ne de ifadelerini güçlü temellere dayandırma, dili geçmiş zamanlı ne idüğü belirsiz iddialar havalarda uçuşuyor.

    heredotos timsali öğretici tarihçilikle milliyet damarları kabarmış abiler-aplalar. Yavuz ilk halife falan değildir. ismail hakkı uzun çarşılı timsali devlet tarihçiliği ve vakanuvislikle bulandırılmış tarih bilginizi biraz okuyarak genişletebilirsiniz. fatih'in de halife ünvanını kullandığı biliniyor. hülagu'nun bağdatı işgal etmesinden sonra halifenin soyunun tükendiği bir gerçek aynı zamanda fas'daki hükümdarın da her biri kendini halife kabul eder ve sihriyet ile halifeliğin kendine geçtiğine inanırdı. bu konuda islam dünyasında bir homojenlik yok biz yazdık biz okuduk oldu.

    Mısır'ı fethetmeye giderken peygamber'in önünde yürüdüğü gibi mitleri de söyleminize lütfen katmayın herhangi bir tarihi gerçekliği olmamakla birlikte, Vakanivüslerden ya da tekke hocalarından alınan bilgiyi eleştirel düzlemden geçirmeden buraya yazmanın bir anlamı yok; keza ibrahim refik tarzı "tarih şuruna doğru" mitsel tarihçiliğin bir anlamı kalmadı.

    bir başka nokta alevi katliamı ile alakalıdır. cumhuriyet ideolojisinin yeni nesile osmanlı'yı sevdirmesi ya da sevidirmemesi bir noktada ideolojik amaçlı kullanılan tarihçiliğe örnek olmakla birlikte ki[tarih özellikle 20.yy başında ulusların kendilerini inşa etmeye çalıştıkları bu minvalde sürekli bir yapboz haline gelen bir sosyal bilimdi] fakat tarihi belge ve bilgilere bakıldığında yavuz selim'in doğuda bir alevi temizliği yaptığı bir gerçek. ama bunun sayısı 40.000 kadar abartılı bir rakam değildir. bu rakam her tarihi rakamda olduğu gibi çok çok abartılıdır. sayı biraz düşürülebilir; lakin işin duygusal değerlendirmesinin yanında bir de ideolojik bir değerlendirmesini yapmak gerek. keza bu noktada şah ismail'in konumu ve yaymaya çalıştığı ideoloji iyi irdelenmelidir. osmanlı iran ile savaş halinde şah ismail türk kökenli olup özellikle iran'ın desteğini alarak anadolu'da osmanlının zayıflığını temel alarak-türkmenlerden ve türkmen hayatından uzaklaşmasını çok iyi yakalamıştır- propaganda yapmaya başlamıştır. osmanlı da belki de bir devletin verdiği en ciddi ve acı tepkilerden birini vermiştir.

    keza yayılan ideoloji bilhassa devletin bekasını tehdit eder nitelikteydi;çünkü osmanlı'nın en güçlü olduğu dönemdeki en zayıf noktası budur. büyük selçuklu devleti ve yıkılışına giden yol izlendiğinde aynı yollardan geçtiği görülecektir[babailer isyanı]. belki tepkinin bu denli büyük olması bu minvalde değerlendirilebilir. ne olursa olsun bu durumun -modern devlet teorisi ile ya da herhangi bir aklama ile açıklanması zor görünmekte; ama şu gerçeğin ifade edilmesi gerekir ki orta asya'dan anadoluya gelen göçlerin hemen hemen hepsi iran üzerinden geçmekte ve heterodoks dervişlerin ve iran ideolojisinin dümensuyunda hareket etmektedir.[burada ifade edilen ve ideolojiye dönüşen alevilik bu minvalde saf şamanist türk geleneklerini temsil edip etmediği bir başka entry'nin ve sorunsalın konusudur]

    ha bir de şunu eklemeliyim. iv.murad öncesi birkaç padişah ve sonrasındaki padişahların hemen hemen bir çoğu imparatorluklaşma ve devletin daha çok kurumsallaşması neticesinde halk arasından sıyrılarak sırça köşklerinden çıkmamaya başlamışlardır. lakin yavuz'u bu kategoriye koymak zor; keza iran seferleri sırasında çaldıran savaşı'nda şah ismail mağlup edildikten sonra izi sürülerek ordu karabağ'a kadar şah ismail'in ardında seferber olmuştur.[yeniçeri hoşnutsuz ve isteksiz olmasına hatta hatta yavuz'un ardından bazı yeniçerilerin ok atmasına rağmen bu kararından caymamıştır.]

    Cariye meselesine biraz girmek istiyorum; genelikle milliyetçi kesim ve biraz da padişahların o uzak geleceği ve şimdiki duruma bakıldığında ister istemez mitleşmiş bir hal alan tarihin belki iyi niyetli ama voluntarist yorumundan öte gidemeyen bir mesel olarak yeniden üretilmesinin vahim sonucudur bu. ortada binlerce yavuz dolaşmakta; katil feodal, şaşmaz devlet idarecisi ya da soykırımcı. büyüklerimizin tarihin yargılaması dedikleri şey bu olsa gerek; bu cariye ve örneği ile alakalı arkadaşlardan kaynak isteyeceğim. eğer ifade ettikleri kaynak birincil ya da güvenilir bir kaynak değilse ağır şeyler söyleyeceğim kendisilerine.

    "yavuz bi gün cariyeyleyken cariye kağıda şunu yazmış.."

    redbull'da almış mı kağıdı okurken?

    son olarak biraz da marksizm'in tarihteki yeri hakkında bişeyler ifade etmek istiyorum. tarihi sırf ideolojik teimler ve amaçalarla ifade etmenin sıkıntısı aslında mitlerden örnek veren arkadaşların sıkıntısıyla aynı yerdedir; ikisi de aynı hataya düşer. bu minvalde tarihi marksist olarak yorumlayan arkadaşların ifade ettikleri düşüncelerin içeriğini doldurmalarını talep edeceğim. çünkü dayandıkları tarih anlayışı miadını çoktan doldurmuş bulunmakta;

    ama biraz da marksizmin bu konudaki geniş rolune değinmek istiyorum: Marksist tarih anlayışı daha çok hegel'in tarih fikrinin ayakları yere basmış hali olarak ifade edilebilir. bu düşünceye göre tarihte doğa yasaları egemendir. tarih olsa olsa farklılaştırılmış bir doğal süreçtir. bu yüzden tarihte ideler, tanrısal güçler değil gerçek insanların emeğiyle oluşturulmuş bir süreç konusudur[hegel'in mutlak tini] gerçi tarihte raslantısallık vardır ama bu raslantısallığın bağlı bulunduğu bir doğal süreç sözkonusudur ve bu yasalar üretim tarzına ilişkindirler ve zorunludurlar.

    bu minvalde bu zorunlu tarih yasaları ekonomi yasalarıdır. lakin bu noktada tarihe bir apriori'nin atandığı gerçeği görmezden gelinir. bununla birlikte yeni kantçıılığın mantıklı biçimde değerlendirdiği gibi; soayalizm tarihi zorunlu yasaları altında kendi kendine gerçekleşecek ereklere yönelmiş bir süreç olarak görmeyi reddeder. çünkü böyle bir süreç içinde insanın bizzat kendi emeği ile gerçekleştireceği birşey kalmaz.. Marx&Engels bunun sıkıntısını hep çekmişlerdir. bu minvalde paradoksal bir gerçeklik ortaya çıkar; hem zorunlu ekonomi yasalarından beslenen bir tarih anlayışı hem de tarihe bir insan faktörünün sokulması gerçeğini dahil ederler. bir yönüyle sosyalist tarih anlayışının kör determinist tarih anlayışından farklı yoktur. peki sosyalist tarih anlayışının salt bir doğa tarihi olma tehlikesini doğurmuyor mu bu?

    ..devamı gelecek..
    0 ...