17 ağustos 1999

entry900 galeri
    217.
  1. Gerçekleşeli bugün itibariyle 11 yıl olmuş büyük felaketin tarihidir.

    11 yıl oldu, tam 11 koca sene geçmiş aradan, zarar görmüş ya da benim gibi hasar görmemiş biri, fark etmeksizin, o depremi yaşamış olanların hafızasında hala dün gibi duruyor o bitmek bilmeyen 45 saniye.

    Uyuyorduk. O zaman henüz evlenmemiş olan, düğününe 12 gün kalmış, aynı odada kaldığımız ve hemen karşı yatağımda uyuyan ablam uyandırdı "Kalk canım, kalk, korkma canım tamam mı? Deprem oluyor, korkma, panik yapma sakın". Çok büyük sayılmazdım, sadece 11 yaşındaydım. Dünyaya geleli 11 yıl olmuş bir çocuk ilk defa deprem görüyordu hayatında ve en şiddetlilerinden birini, hem de bitmek bilmez bir süreyle. 45 saniyenin bu kadar uzun olduğunu, bunu yaşamayan kimse bilemezdi. Bana korkma diyen ablam da bana söyleme de çok korkuyordu doğal oalrak.

    Ablamın uyandırmasıyla gözümü açtım, oda bir yukarı bir aşağı sallanıyordu, uyku mahmurluğuyla önce idrak edemedim neler olduğunu! Sonra kendime geldim, hayatımda en korktuğum zamanlardan biriydi, "Allahım ne olur dursun artık, dursun!" diyordu insan içinden. O an yaşadığınız her saniye karşınızdaki koca betonların üstünüze geleceğini hayal ediyorsunuz, buna alıştırmaya çalışıyorsunuz kendinizi. 45 saniye ki siz her saniyeyi aynı korkuyla, yaşayıp yaşamayacağınızı bilmeyerek geçiriyorsunuz.

    Koridora çıktık, hala devam ediyordu sarsıntı, annem babam dua ediyordu bunun sona ermesi için. Uğultuların arasından insan bağırışları! Sallanan avizeler, ayakta durmaya çalışma çabası.

    Bitti en sonunda o sonu gelmez 45 saniye. "Birşey var mı? Bir zarar var mı sizde?" diyenler apartmanda. Karşı dairmizde oturan halam, üst katta oturan o zaman yaşayan babaannem, alt katımızdaki amcam, komşular herkes birbirine soruyordu. "Bir zarar var mı?". Kimse hala ne olduğuna inanamıyordu.

    Dışarı çıktık. Sokaktan başlayarak yüzlerce metre ötedeki park da dahil hiçbir yerde en ufak bir boşluk yoktu. "Mahşeri kalabalık" denilen şeyin neye benzediğini ben asıl o gece gördüm. Hayatında ilk kez deprem görmüş, hem de böyle şiddetlisini uzun süreyle yaşamış bir çocuk olarak çok korkmuştum, dişlerim istemsizce birbirine vurup takırdıyordu. Pijamalarla sokaklara dökülmüş insanlar, sırtlarında birer ince battaniyeyle dolaşıyorlardı.Elektirik yok, doğalgaz yok, su yok, telefonlar kilitli iletişim yok!

    Herkes tanıdıklarını, sevdiklerini arıyordu, şanslı olanlar kilitlenmiş şebekelerden ulaşabiliyordu birilerine. Kimse inanamıyordu. Çoluk çocuk dışarda yaşamaya alışmıştık sanki bir gecede. Parklara getirilen küçük tüpler, yer kalmadığından kavşak ortalarındaki yeşilliklere kadar çıkıp orada oturan insanlar. Ağlamalar, bağırışlar... Türkiye'nin geri kalanından kopmuştu o an bu yerler. Elektirk olmadığı için hiçkimse televizyon kanalıyla haber alamıyordu, ancak pilli radyolardan duyuyorduk : "Kandilli Rasathanesi'nin verdiği bilgiye göre..." , "Şu an için net bir haber alınamamakta...", "Tüpraş rafinerisi patladı, büyük yangın var" , "Merkez üssü Gölcükmüş" , "Biz demiştik" diyen jeoloji mühendisleri, "yıldırım baskı" yapan gazeteler ve birbirne karışan pek çok ses, haber vs. Korkuyorsunuz, korkmanızla beraber, bunlar da iç içe geçince sağlıklı düşünme yeteneğinizi tamamen kaybediyorsunuz.

    Depremin merkezine yakın yerlerdeki ya da istanbul'daki diğer akrabalara, sevilenlere ulaşma çabası daha da zor. Yoğuluktan çalışmayan bir telefon şebekesi, GSM şebekeleri dahil ulaşmanız neredeyse imkansız. Aklınızdan geçiriyorsunuz, acaba yaşıyorlar mı?

    ve sonra sokakta çaresizlikten birbirine umutsuzca bakan binlerce insan. Akıllara gelip de dile gelmeyen pek çok şey. Oradaki insanlarla konuşmaya çalışmanız, konuşmalısınız, çünkü şok geçirmiş bir durumdasınız ve bir şekilde iletişim kurmak zorundasınız.

    2-3 gün sonra eve dönüş. O anın hatırları aklınızdan geçerken, silinmesi zorken. Sallantı anında durduğunuz yer, işte daha bir zaman önce üstüme gelecek diye korktuğunuz beton bloklar. Yukarıya bakın, "deprem" ile gözünüzde özdeşleşen, durmadan sallanan lambalar.

    Bitmeyen artçı depremler, 3-4 şiddetindeki bir artçıyı bile 7 gibi hissedip korkmanız. Azcık titreyen bir eşya olsa, hemen "Sallanıyoruz" sanmanız, gözlerin hemen avizeye çevrilmesi, bu neredeyse bir yıl sürdü bende ve hala nadir de olsa böyle olduğunu sanıyorum. Yine hala gözlerim hemen avizeye çevriliyor.

    Ya deprem sonrası eve dönüşte, televizyonu açmanız, bir kere daha şok geçirmeniz nasıl olurdu peki? Bir tek yer değil ki : Kocaeli, Sakarya, Yalova, Avcılar, Düzce, Kaynaşlı, Değirmendere, Gölcük... "Her yerde yaralandık, her yerde öldük biz". Yetişmeyen yardım ekipleri, az gelen ceset torbaları, üzerinde pijamalarla uykusunda sonsuzluğa göçmüş sayısız insan. Kumundan deniz kabukları çıkan inşaatlar, yanındaki bina un ufak olmuşken kendisine birşey olmayan apartmanlar, yanındaki çocuğu, annesi, kardeşi vs. üzerine devrilen dolapla, mobilyayla vs. hayatını kaybetmişken, bir eşyanın yarattığı küçük boşluk sayesinde hayata tutunan şanslı mı şanssız mı olduğuna asla karar verilemeyenler.

    "Orta hasarlı - ağır hasarlı -hasarsız" teşhislerine aşina olmak. Ellerinde ekmekle enkaz önünde fotoğraf makinesine yakalanmış yaşlı bir amca, "SESiMi DUYAN VAR MI?" diyen sayısız kişi, felaket paniği ve acelesi içinde cenaze namazı bile kılınamadan götürülüp gömülen, kokmasın diye mezar üstü kireçle kaplanan cesetler, hala göçük altında kurtarılmayı bekleyen ve bir umut yaşaması ümit edilenler, "Amerikan yardımına ihtiyacımız yok" diyerek şov yapmaya çalışan ruhsuz, çıkarcı Sağlık bakanı, 2.Dünya Savaşı zamanından kalma yırtık ve soğuk geçiren Kızılay çadırları, birkaç on metrekareyi zor bulan prefabrik evler için gelen malzemeler, 11 yıl sonra bugün hala bulunamamış, ölü mü sağ mı bilinmeyen insanlar, "Devletimiz gerekeni yapacaktır" demekle aslında "Önümüzdeki maçlara bakacağız" diyen futbolcu edasında millete yalan söyleyen siyasetçiler, annesini, babasını, yakınlarını kaybetmiş binlerce küçük çocuk, genç, yaşlı, psikolojsi belki de hiçbir zaman eskisi gibi normalleşemeyecek olanlar, enkaz aralarında talan için dolaşan fırsatçılar, daha önce şehirin ortasındayken şimdi "denize sıfır" hale gelmiş cafeler, yamulmuş demiryolu rayları, altından geçen fayın oluşturduğu 7'ye 8'e ayrılmış parklar (National Geographic Türkiye ilk sayısı kapak fotoğrafı), "Siz hala hazır beton yerine tuğla mı kullanıyorsunuz?" diye trajikomik bir şekilde inanamayan Japon gözlemciler, misafirliğe 1-2 günlüğüne gelmişken depreme yakalanıp memleketine geri dönemeyen kader şanssızları vs. vs.

    Her ne kadar anlamaya çalışsalar da o gün o olayı yaşamayan hiç kimse, yaşayanlar gibi bilemez tam olarak ne olduğunu. Bu bir gerçek.

    ve sonra hep "unutmayacağız, dersimizi çıkardık" diye diye geçen ama hiçbir zaman birşey yapılmayan bir felaket hatırası. 11 yıl sonra elimizde kalan tek gerçek bu, evet!

    Şimdi soruyorum işte, 11 yıl sonra bugün, hiç olmazsa şimdi, gerçekten : "SESiMiZi DUYAN VAR MI?"
    0 ...