4 aya yakın zamandır yurt dışındaydım ve eve dönmeyi iple çekiyordum. kaç gün öncesinden dahi hayal etmeye başlamıştım. "eve gidecem, annem beni kapının önünde karşılayacak, sabah kahvaltısında çıtır çıtır kızartılan patatesleri büyük bir zevkle yiyeceğim..." aslında patetes kızartması filan bahane. tüm mesele, ailemi; annemi, babamı, kızkardeşimi özlemem. memleketimi, ülkemi özlememdi. uçaktan indim, babamı gördüm. sarıldım, öptüm doya doya. evin yolunu tuttuk. apartmanın önüne gelince annemin balkondan bana bakacağını düşünüyordum, yukarıya baktım. evimiz hayalet evi gibiydi. perdeler kapalıydı. yukarıya çıktık, tam elimi zile atacakken babam anahtarını çıkardı ve kapıyı açtı. annen evde yok, bursa'ya gitti dedi. inanmadım önce, inanmak da istemedim. tekrar sordum soruyu, ta ki babam bana sinirlenene kadar. anladım, bir şeyler ters gidiyordu ama ne olduğunu anlamadım. halam gelmişti, sordum. annem neden bursa'ya gitti? annene sor, ben bir şey söylemem deyince kötü bir şeylerin olduğunu anladım. telefon açtım hemen: "anne beni neden beklemedin, neden hemen gittin bursa'ya? tatil kaçmıyordu ya..." annem susuyordu, hiçbir şey söylemiyordu. bekle, eniştene veriyorum telefonu dedi. telefonu enişteme neden verdiğini anlamadan, şu kelimeler ağzından döküldü: "oğlum teyzeni kaybettik..." o an dünyam yıkılmıştı sanki. ne yapacağımı, ne söyleyeceğimi bilememiştim. ağladım, ağladım... ölümün zamansız geldiğini kabullenemeden, isyan edercesine "niye?" diye soruyordum kendime ama; nafile... teyzemi kaybetmiştim... masmavi gözleriyle size bakan, güldüğünde yüzünüzde gülücükler açan dünyalar tatlısı insanı kaybetmiştim... şu geçen üç gün içinde sanki boşluktaymış gibi yaşıyorum. ölümün her an kapımızı çalacağını bilmemize rağmen, umursamazca yaşamaya devam ediyoruz... üzülüyorum, ağlıyorum sözlük...