med-cezir yazıları'ndan:
güzel günlüklerim vardı ve bir de asla günlüklerim kadar güzel olmayan günlerim...
yazıyordum çünkü muhtemelen uydurduklarım çok daha yaşanılasıydı yaşadıklarımdan...
yazdıklarımı kendime saklıyordum, başkalarıyla paylaşmak istemediğimden değil, paylaşacak pek kimse olmadığından...
yazdım çünküyalnız ve kıyısızdım, buruk ve huzursuz...
ne aramayı arzuladığım bir öte diyar ne de bir yerlerde bıraktığım kayıp bir cennetim var...
sahip oldukları değil sahip olmadıklarıdır kimilerini birbirlerine yakın kılan...
öyle seveceksin ki kelimeleri hem fazlasıyla yetecek hem de bir türlü yetmeyecekler sana. kovalayacaksın manalarını,açık ve saklı,adım adım iz süreceksin peşlerinde, yitip gitmesinler diye, onları yitirdiğin takdirde kendinden de ne çok yitireceğini bile bile...
sanmam ki taşları ayrımcılıkla döşenmiş bir patika olsun burdan cennete uzanan...
insan kendi kendisiyle baş başa kaldığı somut, sınırlı, sonlu anlarda değil, kendi kendisinden başkası olamadığını kavradığı o soyut, sınırsız, sonsuz zamanda ayırdına varabilir ancak yalnızlığın...
yalnızlığa tahammül edebiliriz etmesine de, bir şartla:yalnızlık, her yeri eşit şekilde kaplayan bir boşluk gibi dört bir yana akmayı durdurup, sadece (ya da en çok) bize özgü bir hale gibi etrafımızı kuşattığında...
yaşamdır taklit üzerine kurulu olan ölümden ziyade...
bir yüzü görmekle başlar aşk. ve bittiğinde, gene aynı yüzü sildirir geride kaana. bir hudut boyudur yüz. ve belki de bu yüzden ne vakit ayrılsak sevdiklerimizden önce yüzleri unuturuz. şekerden yapılmış suretler gibi eriyip çözülür, dağılıp silinirler peyderpey. hatlarını yitirdikçe kirli ama boş bir kağıda dönüşüverir sevdiklerimizin yüzleri. hudutlarından kurtulurlar, ipinden kopmuş balonlar misali. o zaman alıp istediğimiz yere yerleştirebiliriz onları. yeniden yazabiliriz ortak geçmişimizi. aşkın da bir resmi tarihi vardır ne de olsa, taraflarların hafızalarının şaibeli tutanaklarında. resmi tarihe aykırı ndüşen her türlü gerçeği ortadan kaldırabilmek için önce yüzlerini silmekle başlarız işe. sonra istersek eğer, sil baştan çizebiliriz hatlarını. işimize geldiği gibi. önce yüzlerini unuturuz sevdiklerimizin. en çok yüzümüzün unutulmasından endişe ettiğimiz halde...
yazı ve ben, ikimiz de geceye aitiz. ikimizin de gözünü ve gönlünü acıtır günışığına ayak uydurmak zorunda kalmak. gece gelince sevinir, bir "oh" çekeriz. güneş kovuğuna çekilmiş, mahremiyete saldıran o çığırtkanlık sinmiştir. şimdi yazma vaktidir. iki ayrı ay gibi birbirine ayna tuta tuta salınırız gökyüzünde geceleri; aşağıde yaşananları dinler ve düşünürüz, evlerin bacaları, pencerelerden sızan ışıklar ve sesler, şehir sırlarını ele verir bana geceleri...