"denize, kumsaldan ancak çekilmek kalır" derken üstad; uykulardan uyanırken ben, kitaplardan alıntıladıklarımın kendi hayatıma denk düşen kısımlarını maviye boyarken tutuldu ellerim en çok; kendi filmimde figüranken, kendi oyunumda sobeyken, kendi mezarıma selam dururken.. ama bir şey vardı; bir şey, lime lime bir şey, eğri büğrü, yalan yanlış.. herşey yolundayken de, minare kılıfındayken de, piyonlar kutusundayken de.. ama bildim, beni bu uykunun en düşsüz yerinde uyandıranın tüm o hiçlik hissiyatını kocaman bir balona üfleyip, tam uçacakken, ince, s'uçlu bir iğnenin insafına bırakışını, önce patlama sesi, sonra puf! sonra sus.. uyan. saati erteleme, hayata yetiş, sakın geç kalma, asla vazgeçme, koş. sonra puf.. uyan. bildim. dediğine geldim sonra hep, denizin.. aynı üstadın gediğine..
hep bildim
ben orda öyle kova-küreklerimle kumdan kaleler sığlığındayken de
sen orda öylece deniz derinliğindeyken
de..
"Zira denize, bu kumsaldan ancak çekilmek kalır. Sense, bu çekilmenin öldürücü sarılışında başkalarını hatırlayarak ağlıyordun. Gözyaşını silemedim: Deniz kurutamaz; tuzu ise yıldızlardan da yakıcı diyorlar." *