seyyid kutub

entry55 galeri
    53.
  1. Daha sonra islami köktencilik olarak adlandırılacak düşünceleri henüz zihninde bütünüyle şekillenmiş değildi. Hatta ileride, bu yolculuğa çıkmadan önce çok dindar bir insan bile olmadığını söyleyecekti. Gerçi on yaşına geldiğinde Kur'an'ı ezberlemişti ve yazıları kısa süre önce daha muhafazakâr temalara yönelmeye başlamıştı.

    Yurttaşlarının çoğu gibi o da ingiliz işgali nedeniyle radikalleşmiş ve köhne Kral Faruk'un bu işbirliğini küçümsemişti.

    Mısır, ingiliz karşıtı protestolar ve yabancı askerleri ülkeden çıkarmaya kararlı, kışkırtıcı siyasi gruplar tarafından sarsılıyordu. Belki kralı da göndermek istiyorlardı.

    Bu gösterişsiz, orta kademeli devlet memurunu özellikle tehlikeli kılan şey, açık sözlü ve güçlü yorumlarıydı.

    Çağdaş Arap edebiyat dünyasının ön saflarına hiçbir zaman ulaşamamıştı. Bu gerçek, kariyeri boyunca onu rahatsız etmişti. Yine de hükûmet açısından giderek can sıkıcı derecede önemli bir düşmana dönüşüyordu.

    Birçok açıdan Batılıydı: kıyafetleri, klasik müziğe ve Hollywood filmlerine duyduğu sevgi...

    Darwin ve Einstein'ın, Byron ve Shelley'nin eserlerini çevirilerinden okumuş; Fransız edebiyatına, özellikle de Victor Hugo'ya kendisini kaptırmıştı.

    Bununla birlikte, daha Amerika yolculuğuna çıkmadan önce bile, her şeyi içine çeken Batı uygarlığının ilerlemesinden endişe duyuyordu.

    Bilgeliğine ve kültürel birikimine rağmen Batı'yı tek bir kültürel bütün olarak görüyordu.

    Kutub'un zihnindeki tek büyük ayrımın yanında kapitalizm ile Marksizm, Hristiyanlık ile Yahudilik, faşizm ile demokrasi arasındaki farklılıklar önemsiz kalıyordu:

    Bir tarafta islam ve Doğu, diğer tarafta Hristiyan Batı.

    Ancak Amerika, Avrupa'nın Arap dünyasıyla ilişkilerini belirleyen sömürgeci maceralardan ayrı bir yerde duruyordu.

    ikinci Dünya Savaşı'nın sonunda Amerika, sömürgeleştirenlerle sömürgeleştirilenler arasındaki siyasi uçurumun tam ortasında duruyordu.

    Hatta Amerika'yı sömürgecilik karşıtlığının kusursuz örneği olarak düşünmek cazipti: Boyunduruk altına alınmış, zincirlerini kırmış ve eski efendilerini zaferle geride bırakmış bir ulus.

    Ülkenin gücü, Avrupalılamde Arap entelektüel dünyasını şekillendirecekti.

    Başkan Harry Truman, yüz bin Yahudi mültecinin Filistin'e aktarılmasını desteklediğinde Kutub şöyle yazmıştı:

    “O Batılılardan nefret ediyor ve onları küçümsüyorum! Hiçbir istisna olmaksızın hepsinden: rın kültürel üstünlük ya da ayrıcalıklı ırklar ve sınıflar hakkındaki fikirlerinde değil, değerlerinde yatıyor gibi görünüyordu.

    Üstelik Amerika kendisini bir göçmenler ülkesi olarak tanıtıyordu. Bu nedenle dünyanın geri kalanıyla arasındaki ilişki geçirgen ve açıktı.

    Araplar da diğer pek çok halk gibi Amerika'nın içinde kendi topluluklarını oluşturmuşlardı ve akrabalık bağları onları ülkenin temsil ettiğini ileri sürdüğü ideallere daha da yaklaştırıyordu.

    Bu nedenle Kutub, birçok Arap gibi, ABD hükûmetinin savaştan sonra Siyonist davaya verdiği destek karşısında şok olmuş ve kendisini ihanete uğramış hissetmişti.

    Kutub iskenderiye limanından ayrılırken Mısır, diğer beş Arap ordusuyla birlikte, israil'i Arap dünyasının ortasında bir Yahudi devleti olarak kuran savaşın son aşamalarında yeniliyordu.

    Araplar yalnızca israilli savaşçıların kararlılığı ve becerisi karşısında değil, kendi birliklerinin beceriksizliği ve liderlerinin felaket niteliğindeki kararları karşısında da dehşete düşmüşlerdi.

    Bu deneyimin utancı, modern tarihteki başka herhangi bir olaydan daha derin biçiingilizlerden, Fransızlardan, Hollandalılardan ve nihayet birçok kişinin güvendiği Amerikalılardan.”
    0 ...