Hicaz’da iki Asırlık Parantez: 19. Yüzyıl Osmanlı Diplomasisinden 2026 Mekke Anlaşması’na
Tarih; olayların üst üste yığıldığı kuru bir kronoloji değil, geçmişteki kırılmaların ve güç dengelerinin günümüzü nasıl şekillendirdiğini gösteren canlı bir aynadır. 7 Ağustos 2026’da Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması, tam da bu tarihsel perspektiften bakıldığında derin anlamlar taşımaktadır.
Ancak bugün atılan bu tarihi imzayı ve ortaya çıkan yeni güvenlik mimarisini doğru okuyabilmek için, yaklaşık iki asır geriye, 19. yüzyılın başlarındaki Hicaz coğrafyasına ve tarihteki ilk "Mekke Anlaşması"na uzanmak gerekir.
19. Yüzyıl: Bölünmüşlük, Rekabet ve Zafiyet
1800’lerin başında Osmanlı imparatorluğu, çalkantılı iç dinamikler ve Balkanlar’daki isyanlarla boğuşurken Hicaz bölgesinde ciddi bir otorite boşluğu yaşandı. Birinci Suudi Devleti’nin Mekke ve Medine’yi kontrol altına alması üzerine Sultan II. Mahmud, Haremeyn’in güvenliğini sağlamak amacıyla görevi Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa’ya devretti.
ibrahim Paşa komutasındaki Mısır ordusunun çöl harekatı ve bölgedeki yerel unsurlarla yapılan uzlaşmalar sonucunda varılan Mekke Anlaşması, görünürde kutsal toprakları yeniden merkeze bağlamıştı. Ancak bu anlaşma, aynı zamanda derin bir stratejik zafiyetin de tesciliydi. islam coğrafyasının kalbinde güvenliği sağlamak için merkezi ordunun yetersiz kalması, bölgesel aktörlerin (Mısır ve yerel emirliklerin) öne çıkmasına ve ilerleyen yıllarda Osmanlı-Mısır Savaşları gibi yıkıcı krizlere zemin hazırladı. 19. yüzyılın Mekke Anlaşması; parçalanmışlığın, rekabetin ve dış müdahalelere açık hale gelen bir coğrafyanın sembolüydü.
2026 Mekke Anlaşması: Tarihsel Parantezin Kapanışı
Aynı coğrafyada, tam iki asır sonra imzalanan 2026 Mekke Ortak Savunma Anlaşması ise tarihsel akış açısından tam zıttı bir iradeyi temsil ediyor. 19. yüzyılda aktörlerin birbirini tüketmesine neden olan güç mücadelesi, bugün yerini ortak bir güvenlik ve caydırıcılık şemsiyesine bırakmış durumdadır.
Bugün atılan imzanın arkasındaki güç birliği, tarihsel zafiyetleri kapatacak niteliktedir:
Türkiye: Modern harp doktrinleri ve savunma sanayiindeki teknolojik üstünlüğüyle askeri stratejiyi sağlarken,
Pakistan: islam dünyasının nükleer gücü ve insan kaynağı potansiyeliyle caydırıcılık unsurunu pekiştirmekte,
Suudi Arabistan: Büyük finansal gücü ve diplomatik ağırlığıyla paktın ekonomik ve siyasi sütununu oluşturmaktadır.
Tıpkı NATO’nun 5. maddesinde olduğu gibi "Taraf ülkelerden birine yapılan saldırı hepsine yapılmış sayılır" ilkesini merkeze alan bu pakt, 19. yüzyılda yaşanan dış müdahalelere ve parçalanmışlığa bölgesel aktörlerin kendi öz gücüyle verdiği tarihsel bir yanıttır.
Sonuç: Tarihten Ders Alarak Geleceği inşa Etmek
Bir tarih araştırmacısı gözüyle bakıldığında; 19. yüzyıldaki Mekke Anlaşması, kriz anında çaresiz kalan bir diplomasi ve askeri yapının resimiyken; 2026 Mekke Anlaşması, krizler patlak vermeden önce kurulan güçlü bir kolektif savunma iradesidir.
iki asır önce Hicaz çöllerinde yaşanan güç çatışmaları ve yönetim krizleri, bugün yerini bölgesel barışı ve istikrarı korumayı hedefleyen stratejik bir ortaklığa bırakmıştır. Anadolu, Güney Asya ve Arap Yarımadası'nın bu tarihi buluşması; geçmişin hatalarından ders çıkarıldığında, coğrafyanın kendi kaderini tayin edebileceğinin en somut kanıtıdır.