islamiyet öncesi türklerde sınıfsal ayrım

entry1 galeri
    1.
  1. Tarih yazıcılığında islamiyet öncesi Türk toplumları değerlendirilirken sıklıkla romantik bir yaklaşıma düşülür. Genel kabul gören geleneksel söylem; bozkır kültürünün göçebe yapısı gereği toprağa dayalı özel mülkiyetin gelişmediğini, dolayısıyla Avrupa tipi bir feodalizmin veya belirgin bir sınıfsal ayrışmanın yaşanmadığını iddia eder. "Herkesin eşit olduğu, sınıf çatışmasının bulunmadığı sınıfız bir toplum" tablosu çizilir.

    Peki, tarihsel ve sosyo-ekonomik gerçekler gerçekten bunu mu söylüyor? Yoksa bu durum, idealize edilmiş bir "bozkır eşitlikçiliği" mitinden mi ibaret?

    Meseleye daha derinlemesine baktığımızda görürüz ki; geleneksel toprak köleliği olmaması, o toplumda sınıfsal ve statüsel bir ayrımın bulunmadığı anlamına gelmez. islamiyet öncesi Türk toplumlarında bal gibi de sınıfsal bir hiyerarşi ve toplumsal eşitsizlik mevcuttu.

    1. Toprak Değilse Ne? Mülkiyetin Bozkır Formu: Sürü ve Çadır
    Tarım toplumlarında güç ve sınıfın ölçütü "toprak mülkiyeti" iken, konar-göçer bozkır kültüründe gücün, servetin ve sınıfın temel ölçütü sürü sahipliği ve savaş ganimetleridir.

    Binlerce ata, büyükbaş hayvana ve geniş sürülere sahip olan bir bey ailesi ile yalnızca birkaç baş hayvanla hayatını idame ettirmeye çalışan sıradan bir boy üyesi elbette eşit değildi. Sürü mülkiyeti, bozkırdaki en net "özel mülkiyet" biçimidir. Sürüsü çok olan sosyo-ekonomik piramidin tepesine tırmanırken, sürüsünü kaybeden veya yetersiz kalan bireyler alt katmanlara itilmiştir.

    2. Toplumsal Hiyerarşinin Katmanları: Kim Kime Eşitti?
    Bozkır hiyerarşisi oldukça net çizgilerle ayrılmıştı:

    Tiginler ve Boy Beyleri (Yönetici Sınıf): Siyasi, askeri ve ekonomik gücü elinde tutan seçkinler sınıfı. Kan bağı ve köken üzerinden gelen muazzam bir statü ayrıcalığına sahiptiler.

    Alp ve Noyanlar (Askeri Aristokrasi): Savaşlarda elde ettikleri ganimetler, hizmetkârlar ve özel statülerle toplumun imtiyazlı sınıfını oluşturuyorlardı.

    Yatuklar (Yoksullar / Yerleşikler): Sürüsünü kaybetmiş, bozkırda tutunamayıp nehir kenarlarında ilkel tarımla uğraşmak zorunda kalan kesimdir. Bu kişiler göçebe seçkinler sınıfı tarafından adeta "aşağı bir tabaka" veya "başarısızlar" olarak görülürdü.

    Kul ve Kuma (Köleler / Hizmetkârlar): "Türklerde kölelik yoktu" iddiasının aksine, savaş tutsaklarından oluşan ve ev içi/sürü hizmetlerinde kullanılan kul ve kumalar mevcuttu. Efendilerinin mülkü sayılan bu kişilerin toplumdaki statüsü tam anlamıyla en alt sınıfı temsil ediyordu.

    3. Ölümde Bile Eşit Olmamak: Kurganlar ve Yazıtlar
    Sınıfsal ayrımın en somut arkeolojik kanıtı kurganlar (mezarlar) ve orhun yazıtlarıdır.

    Bir Kağan veya devrin zengin bir beyi öldüğünde, devasa kurganlara gömülür; yanına altın eşyalar, gümüş kadehler, zırhlar ve hatta kurban edilen atları konulurdu. Sıradan bir halk üyesi (kara budun) ise son derece mütevazı mezarlara defnedilirdi. Hayattayken var olan sınıfsal uçurum, ölümden sonraki mimariye ve gömülme ritüellerine dahi doğrudan yansıyordu.

    Orhun Yazıtları’nda geçen "Tabgaç milletinin sözü tatlı, ipek kumaşı yumuşak imiş" veya "Fakir halkı zengin kıldım, az halkı çok kıldım" gibi ifadeler bile, toplumda ekonomik ve sosyal olarak katmanlaşmış "fakir" ve "zengin" ayrımlarının devlet aklı tarafından kabul edildiğini açıkça gösterir.

    Sonuç: Romantizm Değil, Tarihsel Gerçeklik
    Sonuç olarak; islamiyet öncesi Türk toplumlarında Avrupa'daki serf-senyör ilişkisine birebir benzeyen bir feodalizm olmaması, o toplumda sınıfsal eşitlik olduğu anlamına gelmez.

    Gücün, kan bağının, sürü mülkiyetinin ve askeri statünün belirlediği; yöneten-yönetilen, zengin-yoksul, hür-köle ayrımlarının net biçimde yaşandığı katmanlı bir yapı söz konusudur. Türk tarihini anlamak, onu kusursuzlaştırmaktan değil; tarihi tüm sosyo-ekonomik gerçekliğiyle okuyabilmekten geçer.
    0 ...