" Mustafa Akyol’un fıkıh / jurisprudence geleneğine yönelttiği tenkitler ve Mutezile eksenli 'akılcı' / rationalist yaklaşımı; islami ilimlerin sarsılmaz sağlamlığı ile modern çağın 'tarihselcilik' / historicism arayışları arasındaki ontolojik / ontological (varlıksal) kırılmanın odağında yer almaktadır. "
Mustafa Akyol, islam dünyasındaki 'özgürlük krizi'nin temelinde, 10. yüzyıldan itibaren Ehl-i Hadis’in (Gelenekçiler) Ehl-i Rey (Akılcılar) üzerindeki siyasi ve teolojik zaferini görmektedir. Yazarın eleştirdiği bu 'Gelenekçi' yapı, aslında Mutezile’nin pek çok görüşünü, onları reddetmek amacıyla da olsa eserlerinde zikrederek günümüze taşımıştır. Akyol’a göre bu durum bir 'hâmilik' değil, 'muhafaza ederek mahkûm etme' eylemidir. Akyol, Eş'ariliğin yükselişini islam düşüncesinde bir 'entelektüel intihar' / intellectual suicide olarak tanımlar.
Yazarın kişilik analizinde dindarlığın 'vicdani' boyutu, 'hukuki' (fıkhi) boyutunun her zaman önündedir. Bu duruşu, dindar kesimin iktidara geldikten sonra gösterdiği otoriter eğilimleri bir "tarihsel hınç" / historical resentment olarak nitelemesine yol açar [son dönem değişimleri]. Akyol için gerçek dindarlık, bir iktidar aracı değil, bireyin Allah ile kurduğu samimi / sincere ve özgür bir bağdır.
Akyol’un benimsediği Fazlur Rahman ekolü ve "çift hareket" / double movement (vahyi indiği bağlamda anlayıp modern çağa ilkesel olarak taşıma) yöntemi, geleneksel çevrelerce Kur’an hükümlerini 'rafa kaldırma' riski olarak görülmektedir. Örneğin, Kehf suresindeki Hızır ve Musa kıssasında Hızır’ın bir çocuğu öldürmesi gibi 'hikmet' odaklı pasajların, rasyonalist / rationalist bir süzgeçten geçirildiğinde 'tarihsel' ya da 'alegorik' / allegorical görülmesi kaçınılmazdır.
Akyol, Kur’an’ın 'yaratılmış' / created olduğunu savunan Mutezile görüşüne yakındır. Yazar, 'yaratılmış Kur'an yorumlanabilir, ancak yaratılmamış Kur'an ancak uygulanır' ilkesine inanır. Bu yaklaşım, mucizeleri "doğanın derinliklerindeki saklı olasılıklar" / laws of nature olarak gören 'teistik natüralizm' / theistic naturalism ile birleştiğinde, geleneksel mucize anlayışından kopuşu temsil eder. ilhami Güler gibi isimlerin Akyol tarafından referans gösterilmesi, bu "akılcı-tarihselci" bloğun entelektüel dayanışmasını yansıtır.
Deist inanç Suçlaması ve Teistik Natüralizm Paradoksu
Mustafa Akyol, kendisini ısrarla bir "teist" / theist (vahye ve Allah’ın müdahalesine inanan) olarak tanımlasa da, mucizevi müdahaleleri asgariye indiren duruşu 'deizm' / deism (yaradancılık) tartışmalarını tetiklemektedir. Yazar, Stephen Hawking gibi materyalistlerin 'doğa yasalarını ilahlaştırmasını' modern bir putperestlik / idolatry olarak eleştirir. Ancak Tanrı’nın evreni tutarlı ve akli yasalarla donattığına, bu yasaları bozmadığına dair inancı (Mutezile’den mülhem), geleneksel islam algısındaki 'müdahaleci Tanrı' tasavvurundan farklıdır.
Akyol’un hayal dünyasındaki "ibrahimî Arketip" / Abrahamic Archetype, islam’ı Yahudilik ve Hristiyanlık ile ortak bir ahlaki zeminde buluşturma çabasıdır. Bu durum, dinsel kimliklerin 'tahrif' / distortion tartışmaları içinde erimesi korkusunu doğurur. Akyol için dinler arasındaki teolojik farklılıkların nispîliği, 'hayırlarda yarışın' [Maide 48] ayetinin bir gereğidir.
Psikolojik Analiz ve 'La-ikrahiyye'nin Kökeni
Akyol’un otoriteye ve fıkhi lafızcılığa / literalism duyduğu alerjinin arkasında, çocukluk döneminde 1980 darbesi sonrası babasının cezaevindeki mağduriyetine şahit olması yatmaktadır. Bu travma / psychological trauma, onda devletin ve dini yapıların birey üzerindeki her türlü baskısını 'zulüm' kategorisine sokmasına neden olmuştur.
• ihanet ve Eleştiri: Yazar, dindarların bir zamanlar mağduru oldukları Kemalist paradigmanın yöntemlerini (sansür, cezalandırma) bugün kendilerinin kullanmasını dinsel bir "ihanet" olarak görür.
• insan Psikolojisi: insanın özgür seçimi olmadığında erdemin / virtue mümkün olmadığını savunur. "Günah işleme özgürlüğü" / freedom to sin tezi, aslında samimi bir dindarlığın ancak 'baskısız' bir ortamda var olabileceği psikolojik tespitine dayanır.
Sonuç olarak, Mustafa Akyol’un "La-ikrahiyye" / no-compulsionism vizyonu, islami mirasın 'akılcı' ve 'l'üsyen' / Lockean bir hoşgörü mektubuyla yeniden yazılması projesidir. Geleneksel çevrelerce bu durum bir 'tahrifat' olarak görülürken, Akyol için bu, Müslüman aklının bin yıllık uykusundan uyanmasıdır.