ben bu adamı ilk okuduğumda resmen içime oturdu ya. paris sokaklarında avare avare gezerken bulduğu her şeyi, o pisliği, o yalnızlığı, o çürümeyi alıp şiire katmış. annesiyle ömür boyu kavga etmiş, mirası kaptığı gibi savurup bitirmiş, borç batağına gömülmüş, hastalıklar peşini bırakmamış ama durmamış, yazmış durmuş.
kötülük çiçekleri’ni açtığımda (kitabı çıktığında ortalık karışmış tabii. şiir böyle mi olur lan deyip mahkemeye vermiş bazı pezolar, birkaç şiiri yasaklamışlar) ilk başta şok oldum. fahişeler, sarhoşlar, ölüm, şehvet, her şey var içinde ama o kadar ustaca anlatıyor ki hem iğreniyorsun hem de ulan ne güzel söylemiş diyorsun.
poe’yu fransızlara o tanıtmış, çevirileri o kadar içten ki sanki kendi karanlığını poe’da bulmuş gibi. rimbaud da verlaine de mallarme de sonradan hep onun izinden gitmiş, kapıyı aralamış resmen. bana göre asıl büyük işi romantizmin o pembe hayallerinden sıkılmış, gelmiş şehrin gerçek yüzünü, kalabalığın ortasında insanın nasıl yapayalnız kaldığını, o ağır iç sıkıntısını ilk o bu kadar çıplak yazmış. albatros şiirini bitirdiğimde dakikalarca düşündüm, o kanatları yerde sürünen kuş tam kendisi gibi geldi bana.
okudukça içime bir ağırlık çöküyor. bazen keşke biraz daha dikkat etseydi hayatına da daha uzun yazsaydı diyorum, bazen de yok ya, bu kadarını yaşamasa bu kadar derin olamazdı diyorum.
sonu da acı tabii, frengi, felç, genç yaşta annesinin kucağında gitmiş.
ama bıraktıkları hâlâ capcanlı. şimdi bir akşamüstü sokakta yürürken birden içim sıkıldığında aklıma geliyor dizeleri. sanki o da aynı şeyi yaşamış ve bana “heh böyle işte” demiş gibi. evet ya, öyle bir adam. okuyan anlıyor ne demek istediğimi. eskimeyen bi dert ortağı olmuş resmen.