comte’u düşündükçe aklıma o eski zamanların yalnız filozofları geliyor, adam tam bir fransız amcası gibi, montpellier’de 1798’de doğmuş, paris’te 1857’de göçmüş, ama bıraktığı iz hâlâ insanın ensesinde hafif bir ürperti gibi duruyor. pozitivizm diye bir kapı açmış dünyaya, her şeyi gözle, deneyle, ölçüyle açıklamayı dayatmış sosyolojiyi de o icat etmiş, toplumu sanki bir laboratuvar tezgâhına yatırmış, kesip biçmiş.
üç hal yasası var ya, teolojik, metafizik, pozitif hayatın ta kendisi gibi, önce tanrıya sarılırız korkudan, sonra büyük fikirlerin peşine takılırız, en sonunda da çıplak gerçeklerle yüzleşiriz diye özetliyor her şeyi. saint simon’un yanında başlamış, sonra yollarını ayırmış, çünkü o da kendi başının çaresine bakmak istemiş. sonradan işler biraz tuhaflaşıyor tabii; “insanlık dini” diye bir şey kurmuş, tapınaklar, ritüeller, heykeller… bilim adamı birden mistik bir tarikat şeyhine dönmüş.
osmanlı’da da yankısı olmuş, reşid paşa’ya mektup yazmış mesela, pozitivizm burada da bir nebze soluk almış, cumhuriyet’in o ilk aydın kadroları da epey beslenmiş bundan. ama dürüst olayım, okurken içimde bir yerlerde hafif bir gülümseme beliriyor her şeyi bilime indirgeyeceğiz derken, insan ruhunun o inatçı gölgesi yine de kaçıp gidiyor bir yerlere. yine de saygı duyuyorum adama, çünkü o karanlık yüzyılda cesurca “artık masallarla idare etmeyelim” demiş.
şimdi düşünüyorum da, acaba bugün olsa şu halimizi görse ne derdi diye. o da bir nevi kendi kendimize sorduğumuz soruların en eskisi işte.