sahildeki kafka

entry7 galeri
    1.
  1. öncelikle spoiler içerir, okumayanlar uzak dursun arkadaşlar.

    murakami’ye saygım var, o konuda hiç tartışma yok. adam kelimeleri adeta sis gibi kullanıyor. sayfaları çevirirken kendinizi o sisin içinde yürüyormuş gibi hissediyorsunuz. (bkz: sahilde kafka) iki paralel hikâye var: 15 yaşındaki kafka tamura’nın kaçışı ve nakata amcanın tuhaf yolculuğu. kedi konuşuyor, balık yağıyor, ruhlar beden değiştiriyor, ormanlar eski sırları fısıldıyor… teknik olarak muhteşem.

    özellikle o dünya iki paralel çizgide ilerliyor ve arada bir kesişiyor hissi, insanı gerçekten hipnotize ediyor. murakami’nin imzası olan yalnızlık, kayıp, cinsellik ve metafizik karışımı burada da zirve yapmış.

    ama tam da bu yüzden, kitabı bitirdiğimde ona ısınamadım.

    kafka karakteri… tamam, ergen, travmalı, babasından nefret ediyor, kehanet gibi bir lanet taşıyor. ama o kadar pasif, o kadar her şey benim başıma geliyor modunda ki bir süre sonra “kardeş, sen de bir şeyler yapsana” dedim. bütün kitap boyunca kaçıyor, kütüphaneye sığınıyor, oshima’yla konuşuyor, sonra yine kaçıyor. eylemi yok denecek kadar az. sadece içinden geçen düşünceler, rüyalar, metaforlar… genç werther’de en azından mektup yazıp dert yanıyordu. burada ise her şey bulut gibi dağılıyor.

    --spoiler--
    nakata tarafı daha da ilginç ama aynı zamanda sinir bozucu. adamın zihni “boş” diyor kitap, ama o boşluk o kadar dolduruluyor ki, sonunda bu neyin alegorisiydi? diye sorup kalıyorsunuz. kedi arıyor, balık yağdırıyor, johnny walker’ı öldürüyor…
    --spoiler--

    bütün bunlar çok havalı yazılmış ama bir yere varmıyor. sanki murakami “anlam aramayın, hissetmeye çalışın” diyor. tamam da, 600+ sayfada insan arada bir evet, anladım demek istiyor.

    2026’da okuduğum için iş daha da netleşti.
    şu an herkes ya da genelleme yapmayalım birçok insan diyelim “ben kimim, nereye aitim, gerçek ben nerede?” diye spiritüel arayışlarda debeleniyor. murakami tam da o arayışı 2002’de yazmış. kaybolmak güzel, belirsizlikte yaşamak derinliktir diyor. ama gerçek hayatta o belirsizlik insanı eritiyor. terapiye gidiliyor, bedene dönme egzersizleri yapılıyor, şimdiki an meditasyonları dinleniyor. sahildeki kafka ise “bırak kendini akışa” diyor ve akış seni ormana, rüyaya, cinselliğe, şiddete, kedilere götürüyor. sonra “iyi misin?” diye sormuyor.

    kitabın en rahatsız edici yanı da bu bence: her şeyi estetize ediyor.

    --spoiler--
    ensest ima eden sahneler, 15 yaşındaki bir çocuğun cinsel deneyimleri, cinayet… bunların hepsi mistik bir yolculuğun parçası diye paketleniyor. werther intiharı romantikleştirmişti, murakami ise belirsizliği ve kaybolmayı romantikleştiriyor. ikisi de aynı derecede tehlikeli olabilir.
    --spoiler--

    bitirdiğimde içimde ne büyük bir aydınlanma oldu ne de derin bir hüzün. sadece “güzel yazılmış, ama boş” hissi kaldı. sanki çok lezzetli bir yemek yedim ama iki saat sonra midemde hiçbir şey hissetmiyorum. murakami’nin o meşhur kuyuları, paralel dünyaları, klasik müzik ve albüm referansları… hepsi çok şık. ama hepsi bir arada olunca hikaye dağılıyor, karakterler silikleşiyor.

    belki kusur bendedir. belki gerçekten çok şey anlatıyordur da ben bir türlü o frekansa giremiyorumdur.
    4 ...