adam resmen kendi kafasının içinde koskoca bir ordu beslemiş. tek beden yetmiyor ona, tek hayat dar geliyor. heteronimleri uydurmuyor, onları gerçekten yaşıyor. alberto caeiro çıkıyor mesela, elinde değneğiyle çoban şair, doğayı öyle çıplak ve temiz görüyor ki sayfayı çevirirken insanın boğazı düğümleniyor. ricardo reis ise bambaşka, mermer gibi soğuk, stoacı, pagan bir doktor. her cümlesi yontulmuş, pürüzsüz. derken alvaro de campos fırlıyor ortaya, motorların gürültüsünü, şehrin çılgınlığını, orgazmı, acıyı, her şeyi aynı anda kucaklayan o deli mühendis. bunların hepsinin tepesinde de fernando pessoa oturuyor, ama en sahtesi belki de o.
çünkü asıl pessoa’yı kimse bulamıyor. adam kimliğini paramparça etmiş, her parçayı ayrı bir insan yapmış. ayrı biyografi, ayrı felsefe, ayrı acılar. normalde biz hayatı yaşamaya çalışırken o hayatı yazmak için yaşıyordu sanki. lizbon’un dar bir ofisinde sigara dumanı, viski ve defterler… ölünce geriye o meşhur sandık kaldı, binlerce sayfa, yarım kalmış defterler, mektuplar, kendi icat ettiği dillerde notlar. aşkı bile o kağıtların üstünden yaşıyordu. gerçek hayatta neredeyse kimseye dokunmuyor, ama defterlerde onlarca tutkulu, karmaşık ilişki dönüyordu.
bazen düşünüyorum da, bu adamı fazla popülerleştirdiler. tişörtlerde, instagramda derin alıntılarla, en iyi heteronimler listeleriyle… ama pessoa öyle okunmuyor ki. içine girmek lazım. bir kere girdin mi, dışarıdaki şu boktan dünya birden sönük kalıyor. o küçük evreni çok daha gerçek geliyor insana. ben de bazen gece yarısı defterimi açıp onun satırlarına dalıyorum, sanki o da karşımdaki koltukta viskiyi yudumluyor, sigarasını yakıyor. ve o anda anlıyorum bazı insanlar yaşamak için değil, yazmak için doğuyor. pessoa da onlardan biriydi. ve ne güzel ki yazmış.