schopenhauer’a göre intihar, iradeyi inkâr etmek değil, tam tersine onu onaylamak. intihar eden kişi bu hayattan bıktım, bu acıya daha fazla katlanmak istemiyorum derken aslında hâlâ bir şey istiyor acının bitmesini. yani hâlâ iradesini kullanıyor, hâlâ yaşama iradesinin bir parçası. gerçek kurtuluş ise iradeyi tamamen susturmak. o da ancak çilecilikle, derin bir merhametle ya da sanatın (özellikle müziğin) o geçici iradesiz anlarında mümkün. intihar bu işi halletmiyor, sadece bireysel bedeni yok ediyor, iradenin kendisini değil. o yüzden schopenhauer intiharı ahlaken kınamıyor bile (kant’tan farklı olarak) ama felsefi olarak yanlış yol diyor.
tabii bir de adamın kendi hayatı var. babası heinrich’in muhtemelen intihar ettiği düşünülüyor. o olay schopenhauer’u derinden etkilemiş. ama kendisi bambaşka bir yol seçti. mirasını akıllıca yönetti, bağımsız bir hayat sürdü, istediği gibi okudu, yazdı, besteleri dinledi, her gün uzun yürüyüşler yaptı, köpeğini (atman diye çağırdığı) yanından ayırmadı. yani teoride dünyanın en karamsar adamı, pratikte hayatın küçük zevklerini kaçırmayan biriydi. felsefesiyle yaşadığı hayat arasında o meşhur çelişki burada da belli oluyor: teoride pesimist, pratikte hedonist demişler ya, tam da o.
bence en ilginç yanı da schopenhauer felsefesini bir tür teselli olarak görüyordu. okumak, düşünmek, sanatla iradeden bir anlığına kopmak… bunlar ona yetti. intihar etmedi çünkü kendi tarif ettiği gerçek kurtuluşa ulaşmaya çalışıyordu – hem de intihar etmeden. 72 yaşında, doğal sebeplerle öldü.
kısacası, intihar etmedi çünkü kendi felsefesine göre intihar bir çözüm değildi. hayatın saçmalığını görmekle o saçmalığın içinde kendine bir yer bulmak arasında ince bir fark var ve o farkı bulmuştu. belki de en dürüst filozoflardan biri buydu. hayat boktan, ama ben yine de burada kalacağım ve bunu size anlatacağım dediği yer tam burası.