90’ları yaşamış olanlar bilir…
O zamanlar hayat daha yavaştı ama duygular daha hızlıydı.
Günler uzun, geceler derindi. Sokak lambalarının altında uzayan gölgeler, akşam ezanıyla biten oyunlar, kapıdan “hadi artık eve!” diye seslenen anneler… Hepsi bir ritüeldi, hepsi hayatın kendisiydi.
O dönem kimse “an”ı yakalamaya çalışmazdı, çünkü herkes zaten anın içindeydi.
Bir şarkı çaldığında sadece kulaklarınla değil, kalbinle dinlerdin. Kasetin sararken çıkan o ses bile başlı başına bir hatıraydı. Aynı şarkıyı defalarca dinleyip yine de sıkılmamak, çünkü aslında şarkıyı değil, hissettirdiklerini dinlemek…
Arkadaşlıklar filtresizdi.
Birlikte gülmek için sebep aramazdık, zaten vardık.
Kırılmalar da gerçekti, barışmalar da.
Kimse rol yapmazdı, kimse “görünmek” için yaşamazdı. Her şey olduğu gibiydi.
Ve belki de en önemlisi…
Herkes hayattaydı.
Aile dediğin şey sadece bir kavram değil, her gün sofrada tamamlanan bir parçaydı. O sıcaklık, o güven hissi… tarif etmek zor, ama hisseden herkes bilir.
90’lar bir zaman dilimi değildi aslında.
Bir ruhtu.
Bir ambiyanstı.
Gece mavisinin mora karıştığı, hafif flu anıların içinde kaybolduğun bir his…
Şimdi bazen bir şarkı açılıyor, ya da eski bir görüntü denk geliyor…
Ve bir anda içinden bir şeyler sızlıyor.
Sebebini tam açıklayamıyorsun ama biliyorsun:
O his, o zamanlardan kalma.
Belki de bu yüzden 90’lar unutulmuyor.
Çünkü sadece yaşanmadı… hissedildi.