insan bilincinin nasıl çalıştığına dair en ufak bir fikre bile sahip olmayan "bilinçsiz " biriyle karşı karşıyayız. Yedi yaşındayken anne babasıyla yaptığı sıradan bir cumartesi kahvaltısında ne yediğini hatırlamaz, fakat o döneme ait bi rüyayla eş zamanlı olarak herhangi bi akşam, kimlerle ne yiyip içtiğini şaşırtıcı bir netlikle anlatabilir. Bu çelişkinin nedenini sorduğunuzda ise yanıt veremez. Çünkü hafızanın nasıl çalıştığını bilmiyordur.
Gerçek şu ki kalemi tutuş biçiminden boş bir kağıda karaladığın şekillerin renk ve desen dağılımına kadar her ayrıntı, bilinçaltının bilişsel davranışlar üzerindeki sembolik projeksiyonudur. Geri çağrılabilir hafıza yalnızca hatırladıklarımızdan ibaret değildir arkadaşım, hiçbir zaman bilinç düzeyine çıkmayanlar da dahil olmak üzere bilişsel varlığımızın neredeyse tamamını oluştururlar.
Bilinç, her şeyi aynı anda hatırlayarak kendini fark edebilen bir yapı değildir. Böyle bir şey için onlarca beyin ve yüz milyarlarca nöron gerekirdi. Beyin, sınırlı hesaplama gücü nedeniyle anımsama ve unutma mekanizmaları üzerinden çalışan, güncel verilerle sürekli beslenen süreğen bir verimlilik-kontrol sistemi inşa eder. ve onu her daim canlı tutar. Her şeyi hatırlamak bilinç yaratmaz. aksine bilinci imkansız kılan, parçalayan bi kusurdur bu.
Dış dünyadaki titreşimler, sesler, renkler ve üç boyutlu imgeler arasında ontolojik bir kopukluk yoktur. Algılarımız kaotik biçimde iç içedir. Beyin bilgi akışını algılara bölüştürerek onları kategorize eder ve bunu yaparken fiziksel dünyadaki olgusal nedensellik ile tutarlı bir model üretir. Bu model birebir bir kopya değildir. ölçeklendirilmiş, sadeleştirilmiş ve hayatta kalmaya yetecek kadar tutarlı bir temsildir. Bugün burada olmamızın tek nedeni de bu.