Keynes... şu meşhur "kısa vadede hepimiz ölü olacağız" mottosuyla, siyasetçilerin cebine sınırsız borçlanma anahtarını veren abi. Adamı okuyan her politikacının ‘işte benim aradığım mazeret’ diye sevinçten dört köşe olması tesadüf değil.
Olay şu: Adam haklı, büyük buhran gibi bir durumda devletin kenarda oturması ahmaklıktır, bir şekilde çarkı döndürmek gerekir. Bu kısmı net. Ama bu teorinin siyasetçilerin eline geçince nasıl bir silaha dönüştüğünü görmek için dahi olmaya gerek yok. Keynesyen fikir, kriz anında borçlanıp harcama yapmayı söylerken, bizimkiler bunu sürekli harcama yapmak, sürekli borçlanmak sanıyor. Çünkü uzun vadede öleceksek, neden bu senenin seçimlerine yatırım yapmayalım ki, değil mi? Hesap sonraki kuşaklara.
Ekonominin 'Gaz fren dengesini' tamamen bozup, sadece gaza basma ruhsatı veren bir düşünce yapısı. Bugün dünyadaki çoğu kronik bütçe açığının ve devlet borcunun temelinde, bu teorinin pervasızca ve ideolojik bir kalkan olarak kullanılması yatıyor. Hani "devlet baba" kavramını zirveye taşıyıp, her sorunun çözümünü merkezi otoritede aramaya başlatan o kibirli Cambridge profesörü.
Sonuç? Kısa vadeli istihdam, eyvallah. Peki uzun vadede? Enflasyon coşar, devlet mekanizması şişer, bürokrasi kilitlenir. Sonra 70'lerdeki o meşhur stagflasyon gelir, herkes neoklasiklere ve monetaristlere küfrede küfrede geri döner, onlar da elindeki pisliği temizlemeye çalışır.
Yani adamın niyeti iyiydi belki ama mirası, günü kurtarmayı tek marifet sayan popülist siyasetçilerin kutsal kitabı oldu. Kapitalizmi kurtarmaya çalışırken, devletin gücünü sonsuzlaştırdı.