bir tane romanım var

entry34 galeri
    8.
  1. Toprağın Ritmi ve Sessizliğin Yolu
    Gece, istanbul'un üzerine her zamanki gibi inmemişti. Bu kez, şehrin milyonlarca ışığı Aras'a birer yuva değil, birer düşman gözü gibi görünüyordu. Her aydınlık pencere, onu görebilecek potansiyel bir avcı, her sokak lambasının altı ise bir tuzaktı. irfan Sahaf'tan ayrıldığında, idris'in verdiği talimatlar zihninde net ve kesindi: "Soru sorma. Sadece itaat et. Güven." Bir fizikçi için, kanıt olmadan güvenmek, yerçekimine karşı gelmek kadar doğa dışıydı. Ama artık eski doğası, parçalanmış bir kabuk gibi geride kalmıştı.
    Onu, dükkânın birkaç sokak ötesinde, harap bir çeşmenin başında bekleyen adam, idris'in tarifine uyuyordu. Yaşlı, yetmişlerinde, yüzü Marmara'nın poyrazıyla ve güneşle yanmış, bir zeytin ağacının gövdesi gibi kırışmıştı. Tek kelime etmedi. Aras yaklaştığında sadece başıyla bir selam verdi ve arkasını dönüp yürümeye başladı. Bu, Aras'ın yeni dünyasının iletişim şekliydi: Kelimelerin gereksiz olduğu, eylemlerin ve niyetin her şey demek olduğu bir dünya.
    istanbul'un arka sokaklarında, bir kedinin sessizliğiyle ilerlediler. Turistlerin ve şehir sakinlerinin rotalarından uzakta, sadece yerlilerin bildiği kestirmelerden, tarihi duvarların dibinden, yıkık konakların avlularından geçtiler. Aras, rehberinin bu şehri bir harita gibi değil, yaşayan bir organizmanın damarları gibi bildiğini fark etti. Yaklaşık bir saatlik yürüyüşün ardından, kendilerini Haliç'in daha az bilinen, endüstriyel bir rıhtımında buldular. Havada, pasın, balık leşlerinin ve mazotun keskin kokusu vardı.
    Yaşlı adam, iskeleye bağlı, "Nasip-1" adında, boyası dökülmüş küçük bir balıkçı teknesini işaret etti. Teknede, ağlarını onaran iki adam daha vardı. Onlar da konuşmadı. Aras'ı gördüklerinde sadece başlarını kaldırdılar ve teknenin kıç tarafını işaret ettiler. Rehberi, görevini tamamlamış gibi, geldiği gibi sessizce karanlıkta kayboldu.
    Aras, tekneye atladığında, sembolik bir eşiği de atladığını hissetti. Bu sadece bir deniz yolculuğu değildi. Bu, Avrupa'dan, yani mantığın, düzenin ve bildiği her şeyin kıtasından, Asya'ya, yani Anadolu'nun kadim, mistik ve öngörülemez topraklarına bir geçişti. Cenevre'den ayrılırken bindiği uçak, medeniyetin bir noktasından diğerine giden steril bir kapsüldü. Bu tekne ise, medeniyetin kendisinden bir kaçıştı.
    Tekne, Haliç'in sakin sularından çıkıp Marmara'nın karanlık kucağına açıldığında, istanbul'un ışıkları yavaş yavaş geride kaldı. O muazzam şehir, parıldayan bir mücevher yığınına, sonra bir ateşböceği sürüsüne ve en sonunda da tamamen karanlığa dönüşene kadar güvertede durup izledi. Etrafında sadece motorun tekdüze homurtusu, dalgaların tekneye vuruşu ve gökyüzündeki sayısız yıldız kalmıştı. Yıllardır ilk defa, yıldızlara birer astrofizik nesnesi olarak değil, babasının baktığı gibi baktı: ebedi, sessiz ve sırlarla dolu.
    içindeki Léa'nın sesi, şüphenin o tanıdık fısıltısıyla konuşuyordu: “Ne yapıyorsun Aras? Birkaç komplo teorisi ve yaşlı bir adamın masalları yüzünden bütün hayatını, kariyerini çöpe atıyorsun. Bu insanlar kim? Seni bir organ mafyasına satmadıklarını nereden biliyorsun?” Ama bu ses, artık eskisi kadar güçlü değildi. Çünkü artık o sese karşı sunabileceği bir kanıtı vardı: Sarnıçta yaşadığı o sarsıcı vizyon, avucunda hâlâ hayali sıcaklığını hissettiği Anahtar ve Sultanahmet Meydanı'ndaki o iki çift soğuk, duygusuz göz. O gözler, bu masalın ne kadar gerçek ve ne kadar ölümcül olduğunun kanıtıydı.
    Balıkçılar, yolculuk boyunca tek kelime etmediler. Sadece işlerini yaptılar, ağlarını temizlediler, çay demlediler ve Aras'a da bir bardak uzattılar. Aralarındaki iletişim, kelimelerin çok ötesindeydi. Bir bakış, bir el hareketi, hepsi yeterliydi. Onlar, idris'in bahsettiği 'eski yol'un insanlarıydı. Toprakla, denizle, sessizlikle konuşan insanlar.
    Şafak sökerken, karşı kıyının silueti belirmeye başladı. Yalova'nın yeşil tepeleri, yeni bir başlangıcın vaadi gibiydi. Tekne, küçük, izbe bir balıkçı barınağına yanaştı. Aras karaya çıktığında, bacakları denizin beşik gibi sallamasından dolayı hâlâ titriyordu. Balıkçılardan biri, sadece tek bir kelime söyledi. "Bekle."
    Aras, bekledi. Yaklaşık on beş dakika sonra, barınak yolunun başında eski model ama bakımlı bir tırın farları göründü. Tır, yavaşça yanında durdu. Şoför kapısı açıldı ve aşağıya, kırklı yaşlarının sonunda, boynu kalın, elleri nasırlı, yüzünde hayatın yorgunluğunu ama gözlerinde zapt edilemez bir parıltıyı taşıyan bir adam indi.
    "Aras Bey?" dedi, sesi çakıllı ama dostaneydi. "Ben Yusuf. idris Bey'in selamı var. Yolumuz uzun, atlayın bakalım."
    Aras, tırın yüksek yolcu koltuğuna tırmandığında, hayatının ne kadar absürt bir hal aldığını düşündü. Bir hafta önce, CERN'de evrenin en temel sırlarını çözdüğünü sanan adam, şimdi Türkiye'nin bir köyünde, tanımadığı bir kamyoncunun aracında, bilinmeyene doğru yol alıyordu.
    Yusuf, idris gibi konuşkan bir bilge değildi. O, toprağın bilgesiydi. Sözleri az ama öz, sessizliği ise anlam doluydu. ilk birkaç saat, aralarında neredeyse hiç konuşma geçmedi. Yusuf, tüm dikkatini yola, motorun sesine, rüzgârın uğultusuna vermişti. Onun için bu tır, sadece bir makine değildi; onun bir parçasıydı, onun yollardaki tekkesiydi.
    Aras, bu sessizlik içinde kendini ve yeni durumunu sindirmeye çalışıyordu. içgüdüsel olarak elini cebine, telefonuna attı. Haberlere bakmak, e-postalarını kontrol etmek, CERN'de neler olduğunu merak etmek gibi, eski hayatından kalma bir refleks. Tam telefonu çıkaracakken, Yusuf, gözünü yoldan ayırmadan konuştu.
    "O kutu çok ses yapar," dedi sakince. "insanı, asıl seslere sağır eder."
    Aras donakaldı. Yusuf'un 'ses' derken neyi kastettiğini anlamıştı. Telefonu yavaşça cebine geri koydu. Bu, yolculuğun ilk dersiydi: Hayalet protokolü. Dijital dünyadan kopmak. iz bırakmamak. Ama daha önemlisi, zihni susturup, asıl olanı dinlemeyi öğrenmek.
    Yolculuk, Anadolu'nun kalbine doğru ilerledikçe, manzara da değişmeye başladı. Bursa'nın yemyeşil ovaları, yerini Afyon'un haşhaş tarlalarına ve sarp kayalıklarına, sonra da Konya'ya yaklaştıkça ufka kadar uzanan o sonsuz, ruhani bozkıra bıraktı. Bu, sadece bir coğrafya değişikliği değildi. Aras, cebindeki Anahtar'ı eline aldığında, toprağın enerjisinin, ritminin de değiştiğini hissedebiliyordu. Anahtar, Marmara kıyılarında sakin ve serinken, iç Anadolu'nun bozkırlarında daha aktif, daha titreşimli hale gelmişti. Sanki eve yaklaştığını hisseden bir hayvan gibiydi.
    "Bu topraklar anlatır, yeter ki dinlemesini bil," dedi Yusuf, sanki Aras'ın düşüncelerini okumuş gibi. "Her tepenin, her ovanın bir anısı vardır. Sakarya'da orduların naralarını duyarım bazen. Dumlupınar'da atların kişnemesini. Bu yollar, sadece asfalt değildir, Aras Bey. Bunlar, tarihin damarlarıdır."
    Aras, Yusuf'un Kozmik Üçlü'yü, idris'in anlattığı o karmaşık denklemi, nasıl doğal bir şekilde yaşadığını fark etti. Tır, Madde'ydi. Motorun gücü, yakıt, yolun eğimi, hepsi Enerji'ydi. Ve Yusuf'un kendisi, yani onun sezgisi, dikkati, yola ve makineye olan o derin bağı, Bilinç'ti. O, bu üçünü kusursuz bir dengeyle yönetiyordu. Ne zaman gaza basacağını, ne zaman vites düşüreceğini, ne zaman dinlenmesi gerektiğini, sadece göstergelere bakarak değil, tırın ve yolun ritmini 'hissederek' biliyordu. O, yolların dervişiydi. Ve Sema'sı, direksiyonu her çevirişindeydi.
    Yolculuğun ikinci gününde, bir mola yerinde çorba içerlerken, Aras dayanamayıp sordu. "Yusuf Usta, sen... idris Bey'i nereden tanıyorsun? Bu işlerin içinde nasıl yer aldın?"
    Yusuf, kaşığını kâseye bıraktı ve bir an düşündü. "Bazı borçlar parayla ödenmez," dedi. "Yıllar önce, gençken, başım büyük dertteydi. Yanlış adamlarla, yanlış işler... Tam her şey bitti dediğim bir gece, karşıma o çıktı. idris Bey. Bana bir seçenek sundu. Eski hayatımı bırakıp, 'yola hizmet etmeyi'. O günden beri, benim yolum bu. Bazen onun gibi 'yolcuları' taşırım. Bazen erzak, bazen de sadece bir mesaj. Biz, görünmez bir ağın parçalarıyız. idris Bey der ki, 'Herkes kendi meşrebince hizmet eder.' Ben de teker döndürerek hizmet ediyorum."
    Bu basit açıklama, Aras'ın idris'in ağının ne kadar geniş ve ne kadar derinlere kök saldığını anlamasını sağladı. Bu ağ, sadece entelektüellerden veya mistiklerden oluşmuyordu. Balıkçılar, kamyon şoförleri, esnaflar... 'Eski yol'un bilgeliğini, modern dünyanın içinde sessizce yaşatan, isimsiz koruyuculardı.
    Konya'nın ışıkları ufukta belirdiğinde, Aras içinde garip bir heyecan hissetti. Bu, istanbul'a gelirken hissettiği o korku dolu meraktan farklıydı. Bu, bir hedefe ulaşmanın, bir görevin bir sonraki aşamasına geçmenin getirdiği bir kararlılıktı. Şehrin enerjisi, Anahtar aracılığıyla adeta zihnine akıyordu. istanbul'un enerjisi kaotik, katmanlı ve gergindi. Konya'nınki ise sakin, merkezlenmiş ve çok daha derindi. Sanki bir okyanusun fırtınalı yüzeyinden, dibindeki o sakin, güçlü akıntıya inmiş gibiydi.
    Yusuf, tırı şehrin modern caddelerinden geçirip, eski mahallelerin dar sokaklarına saptırdı. Tek katlı, bahçeli evlerin olduğu, zamanın yavaşladığı bir sokağın başında durdu.
    "Geldik," dedi. Sokağın ortalarındaki, bahçesinde büyük bir dut ağacı olan şirin, beyaz badanalı bir evi işaret etti. "Hacı amca ile Ayşe teyze bekler. Onlar bizdendir. Gözleri görmez ama kalpleri her şeyi görür. Güvendesin."
    Aras, Yusuf'a nasıl teşekkür edeceğini bilemedi. "Yusuf Usta, ben..."
    "Lafı olmaz," diye kesti Yusuf. "Sen, kendi yolunu yürü yeter. Yolun açık olsun." Elini uzattı ve Aras'ın elini, bir kamyoncunun nasırlı, güçlü samimiyetiyle sıktı.
    Aras, tırdan inip o sessiz sokağa adımını attığında, Yusuf'un tırı gecenin içinde kaybolup gitti. Bir an, o sessizliğin ortasında tek başına kaldı. Sonra, işaret edilen evin kapısı yavaşça açıldı. Kapıda, yüzleri ay ışığıyla aydınlanan yaşlı bir çift duruyordu. Adamın elinde bir baston, kadının ise başında beyaz bir yemeni vardı.
    "Hoş geldin, oğul," dedi kadın, sesi bir dua gibiydi. "Yemeğin hazır. Odan da öyle."
    Hiçbir soru sormadılar. Kim olduğunu, nereden geldiğini, neden burada olduğunu... Bunların hiçbir önemi yoktu. O, 'yol'dan gelen bir misafirdi ve bu, yeterliydi.
    Aras, ona gösterdikleri küçük, temiz odaya yerleşti. Pencere, arka bahçeye ve onun ötesindeki şehrin siluetine bakıyordu. Ve o siluetin tam ortasında, gecenin karanlığında bile manevi bir ışıkla parıldayan o ikonik turkuaz kubbeyi gördü: Mevlana'nın türbesi.
    O an, Anahtar cebinde bir kalp gibi atmaya başladı. Kubbe, sadece bir yapı değil, bir fenerdi. Bu şehrin, bu nexus noktasının kalbiydi. Ve o kalp, onu çağırıyordu.
    Aras, yatağının kenarına oturdu ve pencereden o yeşil kubbeye baktı. istanbul'dan Konya'ya uzanan yolculuk, sadece bir mekân değişikliği değildi. Bu, bir bilinç yolculuğuydu. Rasyonel fizikçinin öldüğü, sezgisel arayıcının doğduğu bir yolculuk. Hayalet protokolünü başarmıştı. Sessizliğin yolunda ilk adımlarını atmıştı.
    Şimdi ise, sarmalın merkezine girme, o ilahi kasırganın kalbinde dönme ve taşın şarkısından sonra, ruhun dansının sırlarını öğrenme vakti gelmişti.
    0 ...