bir tane romanım var

entry34 galeri
    6.
  1. Taşın Şarkısı ve Suyun Hafızası
    irfan Sahaf'tan ayrılıp Sultanahmet'in akşam kalabalığına karıştığında, Aras Kaan artık aynı adam değildi. Birkaç gün önce Cenevre'den ayrılan o rasyonel, yaslı ve şüpheci fizikçiden geriye sadece bir kabuk kalmıştı. içindeki adam, gerçekliğin dokusunun söküldüğünü ve altından, hem hayranlık uyandıran hem de dehşet veren bir makinenin işleyişini gördüğünü hisseden biriydi. Elinde, mantığa meydan okuyan bir 'Anahtar', zihninde ise taştan daha yaşlı varlıkların fısıltıları vardı.
    Görev basitti, ama bir o kadar da imkânsızdı: Yerebatan Sarnıcı'na git, ters bir Medusa başı bul ve onun 'şarkısını' dinle.
    Aras, o gece otel odasında uyumadı. Bunun yerine, bir savaş hazırlığına girişti. Ama bu, silahların ve stratejilerin değil, bilginin ve zihinsel odaklanmanın bir savaşıydı. Babasının dizüstü bilgisayarını açtı ve saatlerce Yerebatan Sarnıcı hakkında bulabildiği her şeyi okudu. Turistik rehberleri, blogları, tarih makalelerini ve arkeolojik raporları taradı. Ama artık onlara bir turist veya bir akademisyen gözüyle bakmıyordu. O, bir anomali arıyordu. idris'in verdiği ipuçlarıyla örtüşen bir aykırılık, tarihin resmi anlatımındaki bir çatlak.
    Bizans imparatoru I. Jüstinyen tarafından 6. yüzyılda yaptırılmıştı. Şehrin su ihtiyacını karşılayan dev bir rezervuardı. 336 sütundan oluşan bir yeraltı ormanı. Buraya kadar her şey normaldi. Ama detaylara indiğinde, tuhaflıklar belirmeye başladı. Sütunların çoğu, daha eski pagan tapınaklarından ve yapılarından toplanmış, devşirme malzemeydi. Bu, o dönem için normal bir uygulamaydı. Ancak iki Medusa başının, sarnıcın en ücra köşesine, birinin yan, diğerinin ise tamamen ters bir şekilde bir sütun kaidesi olarak yerleştirilmesi... Tarihçiler bunu basitçe "pratik bir çözüm" olarak açıklıyordu. Taşların boyutu kaide olmaya uygundu, pagan figürlerin ters veya yan konulması ise onların gücüne karşı bir saygısızlık, Hristiyanlığın paganizm üzerindeki zaferinin bir sembolüydü.
    Aras bu açıklamaya artık inanmıyordu. idris'in dünyasında tesadüflere ve basit pratik çözümlere yer yoktu. "Neden en uca?" diye düşündü. "Neden bu kadar güçlü bir mitolojik figürü, herkesin göreceği bir yere değil de, en az görünen, en karanlık köşeye koysunlar? Bir şeyi mühürlemek için olabilir mi? Ya da bir şeyi korumak için?" Zihninde, vizyonunda gördüğü o enerji hatları canlandı. Belki de sarnıç, şehrin altından geçen dev bir ley hattının üzerine kuruluydu. Ve Medusa başları, o hattın enerjisini düzenleyen birer transformatör, birer sigorta görevi görüyordu. Onları ters koymak, saygısızlıktan değil, enerjinin akışını 'topraklamak', yani nötralize etmek için yapılmış bilinçli bir mühendislik hamlesi olabilirdi.
    Bu düşünceler, içindeki fizikçiyi hem dehşete düşürüyor hem de heyecanlandırıyordu. Bu, bilimin bittiği yerde başlayan bir tür kutsal geometriydi. Bir metafizik mühendisliği.
    Ertesi gün öğleden sonra, Aras kendini hazırlamıştı. Zihnini olabildiğince sakinleştirmeye çalışarak Sultanahmet Meydanı'na yürüdü. Güneşli, canlı bir gündü. Ayasofya ve Sultanahmet Camii, gökyüzüne karşı sessiz bir güç gösterisiyle dikiliyor, turist kafileleri aralarında bir nehir gibi akıyordu. Bu canlı, parlak dünyanın hemen yanı başında, Yerebatan Sarnıcı'nın mütevazı girişi, sanki başka bir boyuta açılan bir yarıktı.
    Sıraya girdi. Etrafındaki insanlar fotoğraf çekiyor, gülüşüyor, tatillerinin keyfini çıkarıyordu. Aras ise kendini onlardan fersah fersah uzakta hissediyordu. O, bir turist değildi. O, bir hacıydı ve mabedi yerin altındaydı.
    Merdivenlerden aşağı inmeye başladığında, havanın değiştiğini anında hissetti. Dışarıdaki kuru sıcaklığın yerini, ıslak toprağın, yosunun ve binlerce yıllık taşın serin, nemli kokusu aldı. Her adımda, şehrin gürültüsü azaldı, yerini kendi ayak seslerinin ve duvarlardan sızan su damlalarının ritmik, yankılı sesine bıraktı. Bu, sadece fiziksel bir iniş değildi. Bu, şehrin bilinçaltına, suyun hafızasına bir yolculuktu.
    Son basamağı da inip kendini sarnıcın içinde bulduğunda, bir an nefesi kesildi. Bu, insan eliyle yapılmış bir ormandı. Yüzlerce sütun, loş bir aydınlatmayla sudan yükseliyor, tavanın karanlığında kayboluyordu. Sütunların sudaki yansımaları, sanki altlarında bir başka, baş aşağı duran bir sarnıç daha varmış gibi bir sonsuzluk illüzyonu yaratıyordu. Havada, suyun şıpırtısı ve ziyaretçilerin fısıltılarının yarattığı sürekli bir uğultu vardı.
    idris'in sözleri aklında çınladı: "Su, hafızayı ve enerjiyi en iyi depolayan elementlerden biridir. O sarnıç, yüzlerce yıldır bu şehrin dualarını, korkularını, zaferlerini ve acılarını biriktiren dev bir bataryadır."
    Aras şimdi bunu anlıyordu. Burası sadece bir su deposu değildi. Burası, bir duygu deposuydu. Gözlerini kapatıp bir an duraksadığında, bunu hissedebiliyordu. Sütunları yontan Bizanslı kölelerin umutsuzluğunu, şehrin surlarını savunan askerlerin yakarışlarını, fetih gününün coşkusunu, yangınların ve depremlerin dehşetini... Bütün bu anılar, suyun moleküllerinde, taşın gözeneklerinde saklıydı.
    Ama bu anıların arasında başka bir şey daha vardı. Dün gece hissettiği o rahatsız edici, kötücül varlık. Parazitler. Burası, onların doğal yaşam alanıydı. Nemli, loş ve en önemlisi, güçlü, ham duygularla dolu. Ahşap yürüme platformunda ilerlerken, onların varlığını her zamankinden daha güçlü hissediyordu. Sütunların arkasındaki gölgeler, gözünün ucuyla baktığında hareket ediyor gibiydi. Suyun damlama sesi, bazen alaycı bir kıkırdamaya dönüşüyordu. Etrafındaki turistlerin yüzlerinde, anlık bir endişe, sebepsiz bir hüzün veya ani bir öfke parıltısı gördüğünde, bunun sadece onların kendi duyguları olmadığını, bu parazitlerin onların aurasından beslendiğini fark ediyordu.
    idris'in dersini hatırladı: Korku onların yemeğidir.
    Derin bir nefes aldı. Korkusunu bir kenara itti. O, buraya av olmaya değil, avlanmaya gelmişti. Elini cebine attı ve Anahtar'ın soğuk, metal yüzeyine dokundu. Bu dokunuş, ona bir tür güven verdi. O, bu karanlıkta yalnız değildi.
    Sarnıcın en arkasına, kalabalığın seyreldiği köşeye doğru yürüdü. Ve sonra onları gördü. iki devasa Medusa başı. Biri yan yatırılmış, diğeri ise tamamen ters çevrilmişti. Etraflarını saran suyun içinde, sanki sonsuz bir uykudaydılar. Turistler, önlerinde durup fotoğraf çekiyor, mitolojik hikayesini okuyorlardı: "Gözlerine bakanı taşa çeviren korkunç canavar." Kimse, asıl canavarların etraflarında gezindiğini fark etmiyordu.
    Aras, kalabalığın dağılmasını bekledi. Sakin bir an yakaladığında, ters Medusa başının karşısındaki bir sütuna yaslandı. Burası daha karanlık ve daha sessizdi. Etrafta sadece birkaç kişi kalmıştı. Tam zamanıydı.
    Cebinden Anahtar'ı çıkardı. Dün gecekinden farklı hissediyordu. Buradaki enerjiden etkilenmiş gibi, daha soğuk ve daha canlıydı. Sanki elinde uyuyan bir hayvanı tutuyor gibiydi.
    Gözlerini kapattı. idris'in öğrettiği tekniği uyguladı. Nefes al, nefes ver. Zihnindeki gürültüyü serbest bırak. Turistlerin fısıltılarını, suyun damlamasını, kendi kalbinin atışını... hepsinin birer yaprak gibi akıp gitmesine izin ver. Zihninin merkezine, Anahtar'ın varlığını ve onun hemen ötesindeki o devasa, ters çevrilmiş taş yüzü koydu.
    Bu kez daha zordu. Parazitlerin fısıltıları daha ısrarcıydı. Zihnine şüphe tohumları ekiyorlardı: "Ne yapıyorsun? Sen bir bilim adamısın. Bu bir saçmalık. Herkes sana gülüyor." Aras, bu sesleri duydu ama onlara tutunmadı. Onlar, radyo istasyonları arasındaki parazitlerdi. O ise ana yayını arıyordu.
    Anahtar'a odaklandı. Onun bir filtre gibi çalışmasını diledi. Zihnindeki tüm gürültüyü emmesini, geriye sadece tek bir sesi, taşın sesini bırakmasını.
    Ve sonra başladı. Çok derinden, neredeyse duyulamayan bir uğultu. Bir baz frekansı. Dünyanın kendisinin kalp atışı gibiydi. Bu, taşın şarkısıydı.
    Bu, insan kulağı için bir melodi değildi. Frekansların ve alt tonların karmaşık bir senfonisiydi. Bazı notalar, bir dağın ağırlığına ve yaşına sahipti, bazıları ise kristallerin titreşimi gibi keskindi. Bu seste, jeolojik zamanın yavaşlığı, magmanın ateşi, suyun ve rüzgârın milyonlarca yıllık aşındırması vardı. Bu, bir kayanın otobiyografisiydi.
    Aras dinlemeye devam ettikçe, Anahtar elinde ısınmaya başladı. Gözleri kapalı olmasına rağmen, zihninin perdesinde görüntüler belirdi. Şarkı, bir vizyona dönüşüyordu.
    Kendini, yemyeşil, el değmemiş bir arazide buldu. Gökyüzü daha parlak, hava daha temizdi. Burası istanbul'du, ama binlerce yıl önceki istanbul. Ortada, denize hâkim bir tepede, devasa, megalitik taşlardan yapılmış bir tapınak yükseliyordu. Bu ne bir Yunan tapınağıydı ne de bir Roma bazilikası. Daha eski, daha ilkel bir mimariye sahipti. Göbekli Tepe'yi andırıyordu, ama daha karmaşıktı.
    Tapınağın merkezinde, taştan oyulmuş bir sunak vardı. Ve sunağın hemen arkasında, ayakta duran bir kaide üzerinde, o Medusa başı duruyordu. Ama bu kez ters değildi. Dimdik ayaktaydı ve gözleri, tarif edilemez bir güçle parlıyordu. Bu bir heykel değildi. Bu, bir tür güç kaynağı, bir odak noktasıydı. Etrafındaki rahipler, ritmik bir zikirle taşa enerji yüklüyorlardı. Onlar, taşa tapan paganlar değillerdi. Onlar, dünyanın enerjisini yönlendiren teknisyenlerdi. Medusa, korkunç bir canavar değil, toprağın dişil, yaratıcı ama aynı zamanda yıkıcı gücünü temsil eden bir semboldü: Gaia'nın kendisi.
    Vizyon aniden değişti. Zaman ileriye atladı. Şehir değişmişti. Romalılar gelmişti. Tapınak yıkılmış, taşları başka binalar için yağmalanmıştı. Ama Medusa başını almamışlardı. Ondan korkuyorlardı.
    Sonra bir grup farklı insan geldi. Rahiplere veya askerlere benzemiyorlardı. Yüzleri gizemliydi, giysileri sadeydi. Aras, onların idris gibi, 'koruyucular' olduğunu hissetti. Bu adamlar, taşı büyük bir özenle yerinden söktüler. Onu yok etmediler. Gücünü biliyorlardı. Onu, yeni inşa edilen sarnıcın en dibine, ters çevirerek yerleştirdiler. Bu bir saygısızlık değil, bir mühürleme eylemiydi. O korkunç gücü, o ilkel enerjiyi, insanlığın yeni çağında uykuya yatırıyorlardı. Onu bir silah olmaktan çıkarıp bir koruyucu, bir dengeleyici haline getiriyorlardı.
    Vizyonun son anında, Aras o koruyuculardan birinin yüzüne odaklandı. Adamın elinde, sunağın yıkıntılarından kurtardığı bir taş parçası vardı. Ve o taşın üzerinde bir sembol oyuluydu. Bu, Aras'ın daha önce hiç görmediği bir şekildi: iç içe geçmiş, saat yönünde dönen, üç loplu bir sarmal. Kelt üçlü düğümünü andırıyordu ama daha akışkan, daha organikti.
    Bu, bir sonraki ipucuydu. Taşın şarkısının ona söylediği kelime buydu.
    Aras, bilincinin derinliklerinden hızla yüzeye çıktı. Gözlerini açtığında, kendini yine sarnıcın serin, loş atmosferinde buldu. Eli, ateşe değmiş gibi yanıyordu. Anahtar, avucunun içinde kor gibiydi. Tüm vücudu titriyordu ve alnından soğuk terler boşanıyordu. Ama başarmıştı.
    Ayağa kalktı ve sendeleyerek çıkışa doğru yürüdü. Merdivenleri tırmanıp tekrar Sultanahmet Meydanı'nın parlak güneş ışığına çıktığında, gözleri kamaştı. Sanki bir rüyadan uyanmış gibiydi. Ama avucundaki Anahtar'ın sıcaklığı ve zihnindeki o üç loplu sarmalın net görüntüsü, bunun bir rüya olmadığını kanıtlıyordu.
    Yakındaki bir banka oturdu ve titreyen elleriyle cebinden küçük bir not defteri ve bir kalem çıkardı. Hafızasından silinmeden önce, zihnindeki o sembolü kâğıda çizmeye çalıştı. iç içe geçen üç akışkan kol... Tam çizmeyi bitirip başını kaldırdığında, onu hissetti.
    Bu, parazitlerin o cızırtılı, hayvani varlığı değildi. Bu farklıydı. Soğuk. Odaklanmış. insani ve profesyonel bir gözlem.
    içgüdüsel olarak kalabalığı taradı. Ve onları gördü. Meydanın karşısında, Alman Çeşmesi'nin yanında duran iki adam. Üzerlerinde turistlere özgü, sıradan kıyafetler vardı: kot pantolonlar, tişörtler. Ama duruşlarında, bakışlarında turistik bir merak yoktu. Kaskatı bir dikkat vardı. Ve doğrudan ona bakıyorlardı.
    Aras'ın gözleri onlarınkiyle buluştuğunda, bakışlarını kaçırmadılar. Yüzlerinde hiçbir ifade yoktu. Ne bir tehdit ne de bir gülümseme. Sadece soğuk, analitik bir değerlendirme. Bir entomoloğun, iğneye takacağı nadir bir böceği incelemesi gibi.
    Konsorsiyum.
    Onu bulmuşlardı.
    Aras'ın kanı dondu. istanbul'daki anonimliği, o an sona ermişti. Artık o, gölgelerde saklanan bir arayıcı değildi. O, artık av sahasının ortasında, açık bir hedefti. Ve avcılar, pozisyonlarını almıştı.
    1 ...