bir tane romanım var

entry34 galeri
    4.
  1. Kıtaların Birleştiği Yer
    Ayrılış, bir tür cerrahi operasyondu. Aras, son kırk sekiz saattir Cenevre'deki dairesinde, hayatını bir bavula sığdırmaya çalışırken bunu düşünüyordu. Ama bu, kendine acıyan bir vedanın melankolisi değildi; bir savaş cerrahının, kangren olmuş bir uzvu kesip atarken hissettiği o soğuk, acımasız gereklilikti. Kestiği uzuv, kendi hayatıydı. Dr. Aras Kaan'ın hayatı. Parlak, gelecek vaat eden, saygın teorik fizikçi. O adam, o gece CERN'de o fısıltıyı duyduğunda ölmüştü. Şimdi geriye kalan, bir kaçağın, bir arayıcının ve belki de bir kurbanın hayaletiydi.
    Bavuluna sadece birkaç parça kıyafet koydu. Geri kalan boşluğu, hayatının asıl ağırlığı olan şeyle doldurdu: teknoloji. Babasının dizüstü bilgisayarını darbeye dayanıklı bir kılıfa sardı. Yanına, içleri babasının ve annesinin tüm dijital mirasıyla dolu, her biri askeri düzeyde şifrelenmiş üç harici sabit disk yerleştirdi. Bunlar artık onun kutsal emanetleriydi. Kuantum mekaniği kitaplarını, basılı makalelerini, ödüllerini geride bıraktı. Onlar eski dine aitti. Yeni dinin ayin kitapları, bu soğuk, metal kutulardı.
    Her hareketinde, paranoyanın soğuk nefesini ensesinde hissediyordu. Perdeyi her araladığında, sokağın karşısında park etmiş siyah bir Audi'yi fark ediyor, içinde birinin oturup oturmadığını seçmeye çalışıyordu. Dairesinden çıkan her komşusu, potansiyel bir gözlemciydi. Telefonunun ahizesinden gelen en ufak bir cızırtı, dinlendiğine dair bir işaretti. Babasının son ses kaydındaki o kelime beyninde çekiç gibi vuruyordu: Konsorsiyum. Bu kelimenin ne anlama geldiğini bilmiyordu ama gölgesinin ne kadar büyük olabileceğini artık tahmin edebiliyordu. Varlıkları, bir kara deliğin varlığının etrafındaki yıldızların hareketinden anlaşılması gibi, sadece etkileriyle hissediliyordu. Ve şimdi, o kara deliğin olay ufkuna doğru çekiliyordu.
    Cointrin Havalimanı'na giden taksideyken, Cenevre Gölü'nün sakin, mavisi huzur vermiyordu artık. Şehrin düzenli, temiz sokakları, kusursuz binaları, her şey bir illüzyonun parçası gibiydi. insanlığın, evrenin vahşi, kaotik gerçekliğinin üzerine örttüğü ince, medeni bir zar. O, bu zarın altındaki korkunç gerçeği görmüştü ve şimdi bu sahte düzenden kaçıyordu.
    Havalimanı, organize bir kaosun merkeziydi. Güvenlik kontrollerinden geçerken, sırt çantasındaki bilgisayar ve disklerin X-ray cihazından geçtiği her saniye kalbi duracak gibi oluyordu. Bir an, bir güvenlik görevlisinin onu kenara çekip, "Bir saniye bekleyin, Dr. Kaan," demesini bekledi. Ama demedi. Kimse onu durdurmadı. Belki de henüz değil. Belki de ipini biraz daha serbest bırakıyorlardı, nereye gideceğini, kiminle buluşacağını görmek için. O, artık bir yemdi.
    istanbul uçağına bindiğinde, kendini bir mülteci gibi hissetti. Pencereden, bulutların arasında kaybolan Alplerin beyaz zirvelerine son kez baktı. Mantığın ve rasyonel düşüncenin kaleleri orada, geride kalıyordu. Uçak doğuya, mantığın yerini mite, bilimin yerini büyüye bıraktığı topraklara doğru ilerliyken, Aras kulaklıklarını takıp babasının ses kayıtlarından birini daha dinlemeye başladı. Bu kez, babası felsefi bir tonda konuşuyordu.
    "…Zaman doğrusal değil, Zehra. Bu en büyük yanılgımız. Zaman, bir mekân gibi. Her an, sonsuza dek var olmaya devam ediyor. Biz sadece bilincimizin feneriyle o mekânda doğrusal bir patikada yürüdüğümüzü sanıyoruz. Ama kadim insanlar bunu biliyordu. 'An'ın içinde yaşamak' dedikleri şey, bir new-age sloganı değil, bir kuantum gerçeğiydi. Eğer bilincini doğru frekansa ayarlayabilirsen, o mekânda gezinebilirsin. Geçmişin yankılarını duyabilir, geleceğin fısıltılarını hissedebilirsin. Tarih, bir olaylar zinciri değil, birbiri içine geçmiş, hâlâ titreşen anıların bir senfonisidir."
    Uçak alçalmaya başladığında, bulutların altından beliren manzara, babasının sözlerini doğrular gibiydi. Cenevre'nin düzenli, geometrik yapısının yerini, bir tepeden diğerine, bir vadiden diğerine akmış, durmuş ve katılaşmış bir lav gibi yayılan devasa bir şehir almıştı. istanbul. Nehirler gibi kıvrılan yollar, birbiri üzerine tırmanmış binalar, tarihin katmanları gibi yükselen tepeler. Ve her şeyin ortasında, bir gümüş bıçak gibi parlayan Boğaziçi. Burası, bir şehir plancısının değil, tarihin kendisinin tasarladığı bir şehirdi. Avrupa ve Asya'nın sadece coğrafi olarak değil, zamansal ve kültürel olarak da iç içe geçtiği, tektonik bir birleşme noktası.
    Havalimanının pasaport kontrolünden geçtiği an, yeni dünyanın havasını içine çekti. Bu, sadece farklı bir iklimin havası değildi. Bu havada, binlerce yıllık imparatorlukların tozu, denizin tuzu, milyonlarca insanın koşuşturmasının teri, kavrulmuş kestanenin ve közlenmiş mısırın tatlı kokusu vardı. Ve her şeyin üzerinde, şehrin ruhu gibi gökyüzünde yankılanan bir ses: ikindi ezanı. Minarelerden yükselen o melodik çağrı, Aras'ın alışık olduğu kilise çanlarının düzenli, matematiksel ritminden farklıydı. Bu seste bir hasret, bir yakarış, zamanın kendisi kadar eski bir davet vardı.
    Kendini bir anda savunmasız ve kaybolmuş hissetti. CERN'de, evrenin sırlarını çözdüğünü sanan adam, şimdi bu kaotik şehrin gürültüsü içinde yönünü bulamayan bir çocuk gibiydi.
    Telefonu titredi. idris'ten yeni bir mesaj. Beklediği gibi bir adres veya buluşma noktası değildi.
    "Şehrin nabzını dinle. Eski kelimelerin yeni bir hayat bulduğu, kâğıdın silikondan daha fazla anı sakladığı yeri hisset. Akşam ezanını bekle. Beyazıt Meydanı'na yakın ol."
    Aras, bu şifreli mesajın yarattığı çaresizlikle bir taksiye atladı. "Sultanahmet'e, lütfen," dedi, turistlerin sığındığı o tanıdık limanı seçerek. Küçük, mütevazı bir otele yerleşti. Odasının penceresi, dar bir sokağa ve karşıdaki eski bir ahşap evin cumbalı pencerelerine bakıyordu. O an, CERN'deki steril, manzaralı ofisinin ne kadar uzak ve anlamsız olduğunu fark etti.
    Zaman geçmek bilmiyordu. Akşam ezanına saatler vardı. Bu bekleyiş, idris'in planının bir parçası mıydı? Onu sabırsızlığın ve belirsizliğin içinde yoğurarak, zihninin o rasyonel kabuğunu kırmaya mı çalışıyordu? Aras, babasının bilgisayarını açtı. Ekranda, Dendera'daki rölyefin fotoğrafı vardı. Birkaç gün önce Cenevre'de baktığında, ona sadece antik bir gizem gibi görünen bu resim, şimdi bu eski şehrin odasında, pencereden sızan ezan sesleri eşliğinde farklı bir anlam kazanıyordu. Belki de babası haklıydı. Belki de bu kadim insanlar, bizim unuttuğumuz bir şeyi biliyorlardı. Ve belki de o bilgi, bu şehrin taşlarında, sokaklarında, havasında hâlâ saklıydı.
    Akşam ezanı okunmaya başladığında, şehrin üzerine hüzünlü ama huzurlu bir örtü serildi. Tam o anda telefonu tekrar titredi. Bu kez bir adres vardı. Bir sokak adı ve bir numara. Altında tek bir not: "Sahaflar Çarşısı. Avludaki çınarın altı."
    Aras, Kapalıçarşı'nın labirent gibi sokaklarına daldı. Turist kalabalığı, dükkânlardan bağıran satıcılar, baharat ve deri kokuları... Her şey bir rüyanın parçası gibiydi. Adresi bulmakta zorlandı. Sanki aradığı yer, bu dünyanın bir parçası değilmiş gibi, kendini gizliyordu. Sonunda, iki dükkânın arasındaki dar bir geçidi fark etti. Geçitten geçtiğinde, kendini zamanın unuttuğu bir avluda buldu. Ortada, gövdesi asırların yorgunluğunu taşıyan dev bir çınar ağacı vardı. Ağacın etrafına dizilmiş küçük masalarda insanlar çay içip sohbet ediyordu. Ve avlunun bir köşesinde, aradığı yeri gördü: Ahşap tabelasında eski bir kaligrafiyle "irfan Sahaf" yazan küçük bir dükkân.
    içerisi, bir bilgi mağarasıydı. Yerden tavana kadar uzanan raflar, deri ciltli, mermer desenli, bez kaplı binlerce kitapla doluydu. Havada, eski kâğıdın, kurumuş mürekkebin ve derinin o eşsiz, tatlı kokusu vardı. Bir köşede pirinç astrolablar parlıyor, duvarlarda Osmanlıca hat sanatının en güzel örnekleri ve unutulmuş imparatorlukların haritaları asılı duruyordu. Burası CERN'in tam antiteziydi. Orada bilgi, steril sunucularda yaşayan soğuk, dijital birler ve sıfırlardan ibaretti. Burada ise bilgi, yaşayan, nefes alan, dokunulabilen bir varlıktı.
    Tezgâhın arkasında, küçük bir taburede oturan bir adam vardı. Aras, yaşını tahmin edemedi. Altmışında da olabilirdi, yüz altmışında da. Üzerinde sade, bej rengi bir keten gömlek ve yelek vardı. Beyaza çalan sakalı göğsüne iniyordu. Ama onu asıl farklı kılan, gözleriydi. Gözleri, avludaki çınar ağacı kadar yaşlı, ama bir çocuğunki kadar berrak ve meraklı bakıyordu. Sakin bir okyanusun derinliklerini taşıyan bu gözlerde, ne bir yargı ne de bir acele vardı. Sadece mutlak bir mevcudiyet.
    Adam, Aras'ı görünce gülümsedi. Sanki onu yıllardır tanıyor ve her gün bu dükkânda bekliyordu.
    "Hoş geldin, Aras Bey," dedi, sesi ne kalın ne de inceydi, ama tınısı odadaki bütün kitapların bilgeliğini taşıyor gibiydi. "Yolculuğun rahat geçti mi?"
    Aras şaşkınlıkla kekeledi. "Siz... Siz misiniz idris?"
    Adam güldü. "isimler, giydiğimiz elbiseler gibidir. Bazen idris derler, bazen başka bir şey. Önemli olan elbise değil, içindeki. Lütfen, şöyle buyurun." Tezgâhın yanındaki küçük, ahşap bir sandalyeyi işaret etti ve ona bir bardak çay ikram etti.
    Aras oturdu ama rahatlayamadı. Zihnindeki binlerce soru bir sel gibi hücum ediyordu. "Siz kimsiniz? Bütün bunları, babamı, annemi, o sinyali... nereden biliyorsunuz? Beni neden buraya çağırdınız?"
    idris çayından bir yudum aldı ve bardağını tabağa koydu. Çıkan ses, dükkânın sessizliğinde bir çan gibi çınladı. "Çok fazla soru, genç adam. Ve hepsi de 'ben' ve 'sen' ile ilgili. Oysa asıl soru 'ne' ve 'neden' olmalı. Kim olduğumun önemi yok. Bir rehberim, diyelim. Babanızın ve annenizin kim olduğunu ise sizden daha iyi biliyor olabilirim. Onlar, bu çağın en cesur kâşifleriydi. Sadece toprağın veya nöronların değil, gerçekliğin kendisinin haritasını çıkarmaya çalıştılar. Ve haritada canavarların olduğu bir bölgeye girdiler."
    "Konsorsiyum," diye fısıldadı Aras.
    idris başını salladı. "isimlerden bir tanesi. Kendilerine tarih boyunca farklı isimler verdiler. Ama amaçları hep aynıydı: Kontrol. Onlar, evrenin o büyük şarkısını, yani senin 'fısıltı' dediğin şeyi, insanlığın duymasını istemezler. Çünkü o şarkıyı duyan insan, zincirlerinden kurtulur. Sorgulamaya başlar. Onlar ise sorgulayan değil, itaat eden bir insanlık isterler. Bu yüzden o şarkıyı, o fısıltıyı bir gürültüye çevirmek, onu kendi istedikleri gibi yayınlayan bir radyo istasyonuna dönüştürmek istiyorlar. Senin CERN'de gördüğün şey, onların bu devasa teknolojik barajı kurma çabalarının sadece küçük bir sızıntısı."
    Aras'ın zihni, bu devasa komployu kavramaya çalışıyordu. "Ama nasıl? Gerçekliği nasıl kontrol edebilirler?"
    "Babanızın en çok yaklaştığı yerden," dedi idris. Raftan eski, deri kaplı bir anatomi kitabı aldı ve sayfasını açtı. Ortasında, insan beyninin detaylı bir çizimi vardı. Parmağıyla beynin merkezindeki o küçük, çam kozalağı şeklindeki organı işaret etti. "Epifiz bezi. Senin meslektaşların buna 'atrofiye uğramış bir göz' der. Sadece melatonin salgılar, uyku döngünü ayarlar. Ne kadar da sıkıcı bir tanım, değil mi?"
    idris, Aras'ın gözlerinin içine baktı. "Oysa bu, bir göz. Ama dışarıyı değil, içeriyi gören bir göz. Senin 'gerçeklik' dediğin şeyin, bilincinin yarattığı bir hologram olduğunu düşün. Bu hologramın yansıtıldığı bir perde var. işte bu küçük organ, o perdenin arkasına bakabilen, yansıtıcının kendisine dönebilen bir kapıdır. Bir 'yıldız kapısı', eğer istersen. Doğru şekilde aktive edildiğinde, sadece Akaşik Alan'ı, yani o fısıltıyı duymakla kalmaz, aynı zamanda onu etkileyebilirsin. Madde, enerjinin yoğunlaşmış halidir. Enerji ise bilginin. Bilgiyi değiştirebilen, maddeyi de değiştirebilir."
    Duraksadı ve devam etti. "Ama bu kapı kireçlenmiş durumda. Modern insanın kapısı, korkuyla, materyalizmle, içtiğiniz sudaki florürden yediğiniz işlenmiş gıdaya kadar her şeyle kireçlenmiş. Konsorsiyum'un en büyük başarısı budur. insanlığı, kendi içlerindeki tanrısal potansiyele karşı körleştirdiler. Biyolojik yıldız kapılarını kilitlediler ki, kendi teknolojik kapılarını tek seçenek olarak sunabilsinler."
    Aras, duydukları karşısında sersemlemişti. Bütün o komplo teorileri, ezoterik inançlar, babasının "saçmalık" olarak gördüğü fikirler, bu yaşlı adamın ağzında, korkutucu bir mantık silsilesiyle birleşiyordu. Fizik, biyoloji, tarih, mitoloji... hepsi aynı yapbozun parçalarıydı.
    "Peki... benden ne istiyorsunuz?" diye sordu Aras, sesindeki çaresizliği gizleyemeden.
    idris, yerinden kalkıp dükkânın loş bir köşesine gitti. Elinde, ne kitaba ne de bir alete benzeyen, pirinçten yapılmış, iç içe geçmiş halkalardan oluşan karmaşık bir nesneyle döndü. Bir tür usturlaba benziyordu ama çok daha karmaşıktı. Yüzeyinde, tanıdık takımyıldızların yanı sıra, Aras'ın hiç görmediği semboller ve geometrik desenler vardı.
    Nesneyi Aras'ın önüne koydu. Metal, dokunulmamasına rağmen ılık gibiydi.
    "Baban," dedi idris, "fısıltıyı zihniyle, denklemlerle anlamaya çalıştı. Annen, onu toprakta, taşlarda, tarihin izlerinde aradı. ikisi de haklıydı, ama eksiktiler. Bu denklemi tamamlayacak olan üçüncü bir unsur var: bizzat kendin."
    Elini usturlabın üzerine koydu. "Bu yolculukta zihnin senin hem en iyi dostun hem de en büyük düşmanın olacak. Onu bir araç olarak kullanmayı öğrenmelisin, efendin olmasına izin verme. Bu alet, bir başlangıç noktası. Babanın denklemlerini ve annenin haritalarını, senin biyolojik frekansınla birleştirecek bir anahtar. Fısıltıyı duymak için ilk notayı bulmana yardım edecek."
    Aras, karmaşık nesneye bakakaldı. "Ne yapmam gerekiyor?"
    idris'in gözlerinde gizemli bir pırıltı belirdi. "Önce, dinlemeyi öğrenmelisin. Ama sadece kulaklarınla değil. Bütün varlığınla. Ve şunu asla unutma," dedi, kapıya doğru yürürken. "Bu şehrin fısıltılarını dinleyen tek akıllı yaşam formu sen değilsin. Bazıları taştan daha eskidir ve insanları pek sevmezler."
    Bu son cümle, havada asılı kaldı. Bir tehdit miydi, bir uyarı mı, yoksa sadece bir bilgi kırıntısı mı, Aras anlayamadı. idris avlunun alacakaranlığında kaybolurken, Aras dükkânın ortasında, elinde imkânsız bir nesneyle tek başına kalmıştı. istanbul'un kadim ruhu, etrafını bir sis gibi sarmıştı ve Aras, bilimin güvenli kıyılarından ne kadar uzağa sürüklendiğini ilk defa dehşetle fark etti. Yolculuk, daha yeni başlıyordu.
    1 ...