Eridanus Fısıltısı
Zamanın durduğu bir yer varsa, orası isviçre-Fransa sınırının yüz metre altındaki bu katedraldi. Ama bu, taştan ve vitraydan değil, kablolardan, süperiletken mıknatıslardan ve insanlığın en cüretkâr merakından inşa edilmiş bir katederdi. CERN Kontrol Merkezi (CCC), yirmi yedi kilometrelik bir yeraltı halkasında ışık hızına yakın bir süratle koşturan proton demetlerinin kutsal dansını yöneten papazların mabediydi. Havada, endüstriyel bir klimanın steril, geri dönüştürülmüş nefesi, onlarca monitörden yayılan klorofil yeşili ve kobalt mavisinin hayaletimsi parıltısıyla ve gecikmiş bir zaferin ya da anlık bir hezimetin habercisi olabilecek o daimi, alçak frekanslı uğultuyla karışırdı. Burası, evrenin doğum anının sırlarını fısıldayan tanrı parçacığını, Higgs bozonunu avlamak için kurulmuş devasa bir tuzaktı.
Dr. Aras Kaan içinse burası, son iki yıldır sığındığı tek limandı.
Monitöründeki veri akışına bakarken, parmakları klavyenin üzerinde bir piyanistin tereddütlü başlangıcı gibi geziniyordu. Gözleri, saniyede milyarlarca çarpışmadan doğan ve bir şelale gibi akan rakamları, grafikleri ve desenleri tarıyordu. Diğer fizikçilerin aksine, Aras verilere sadece bakmazdı; onları dinlerdi. Babasının, Dr. Cihan Kaan'ın ona yıllar önce söylediği gibi. Zihninin bir köşesinde, Ege'de bir yaz akşamı, babasının teleskobunun başında söyledikleri çınladı: “Evren bir şarkı söyler, Aras. Yeter ki dinlemesini bil.” O zamanlar bu sözler, bir nörobilimcinin şairane bir fantezisi gibi gelmişti. Şimdiyse, bu veri okyanusunda bir nota, ahengi bozan tek bir yanlış ses aramanın mantrası olmuştu.
Aras, otuzlarının ortasında, zekasının keskinliğini henüz matlaştıramadığı yorgun bir çehreye sahipti. Koyu renk saçları her daim hafif dağınıktı, sanki sürekli olarak aklından geçen karmaşık denklemlerin rüzgârına maruz kalıyor gibiydi. Ve gözleri... Gözleri en büyük ihanetkârıydı. Orada, kuantum alan teorisinin ve sicim teorisinin en karmaşık düğümlerini çözebilen o parlak zekanın ardında, iki yıl önce Toros Dağları'nda, bir Hitit yerleşkesindeki "talihsiz bir göçük" sonrası kaybettiği anne ve babasının dinmeyen yası saklıydı. Annesi, Arkeolog Zehra Kaan, toprağın hafızasını okurdu. Babası, Cihan Kaan, beynin gizemli kıvrımlarında bilincin kökenini arardı. Onlar, geçmişle geleceği, taşla düşünceyi birleştiren bir köprüydü. O köprü yıkıldığından beri, Aras kendini sadece somut, ölçülebilir ve kanıtlanabilir olanın güvenli zeminine, yani fiziğin acımasız mantığına adamıştı. Fantezilere yer yoktu. Şarkılara, fısıltılara, hayaletlere yer yoktu.
“Yine hayalet mi avlıyorsun, Aras?”
Ses, omzunun hemen üzerinden gelen, hafif alaycı ama düşmanca olmayan bir tondaydı. Dr. Léa Dubois, ATLAS deneyinin kıdemli fizikçilerinden biri, kahve kupası elinde, her zamanki pragmatik duruşuyla yanında belirmişti. Kısa kesilmiş gümüşi saçları ve delici mavi gözleri, onun dünyayı sıfırlar ve birler, sinyaller ve gürültüler olarak gören tavrının bir yansımasıydı. Léa, Aras’ın akıl hocasıydı, onu CERN’e getiren kadındı ve onun potansiyeline herkesten çok inanırdı. Ancak son zamanlarda, Aras'ın standart sapmaların ötesinde, verilerin çatlaklarında anlam arama takıntısından endişe duyuyordu.
Aras gözlerini ekrandan ayırmadan cevap verdi. “Hayalet değil, Léa. Bir yankı. Çok zayıf ama orada.”
Léa eğilip ekrana baktı. Milyarlarca veri noktasının oluşturduğu karmaşık grafiğin ortasında, Aras’ın imleci neredeyse görünmez bir anormalliğin üzerinde titriyordu. Çarpışmalardan sonra ortaya çıkan enerji saçılımlarının modellenmiş grafiğinde, teorinin öngörmediği minik bir tepecik. Çoğu fizikçinin bir kalibrasyon hatası, bir "detektör artifaktı" olarak görüp görmezden geleceği istatistiksel bir hıçkırık.
“Aras, bunu daha önce konuştuk. Foton çarpıştırıcısının hassasiyetini sonuna kadar zorluyoruz. Bu tür gürültüler beklenen bir durum. Sistemi yeniden kalibre ettiğimizde muhtemelen kaybolacak.”
“Bu gürültü değil,” diye ısrar etti Aras. Sesindeki inatçılık kendisini bile şaşırtıyordu. “Gürültü rastgeledir, Léa. Kaotiktir. Bu… bu farklı. Bir yapısı var.” Parmağıyla ekranı işaret etti. “Bak. Son altı saatteki her 1.38 trilyonuncu çarpışmada kendini tekrar ediyor. Aynı enerji seviyesinde, aynı bozunma imzasıyla. Bu tesadüf olamaz. Olasılığı bir kum tanesinin üzerinde kendi portrenizi bulmanızdan daha düşük.”
Léa içini çekti. Aras’ın bu haline alışkındı. Yas sürecinin insanları tuhaf takıntılara itebileceğini okumuştu. Belki de Aras, evrenin anlamsız kaosunda bir düzen arayarak kendi hayatının kaosunu düzene sokmaya çalışıyordu. “Pekâlâ, dahi çocuk. Diyelim ki haklısın ve bu bir artifakt değil. Ne o zaman? Bilinmeyen yeni bir parçacık mı? Standart Model'in ötesinde bir fizik mi? Bunun için onlarca başka açıklama olabilir.”
“Belki,” dedi Aras. “Ama bu açıklamalardan hiçbiri, bu sinyalin içsel tutarlılığını açıklamıyor.” Klavyede birkaç tuşa bastı ve anomaliyi izole edip büyüttü. Ekranda şimdi, bir dizi karmaşık dalga formundan oluşan bir desen belirdi. Rastgele bir tepecik değil, sanki bir mesajın fragmanı gibiydi. Bir dilin sentaksı vardı ama kelimeleri yoktu. Bir proteinin katlanma şekli gibi karmaşık ve özgündü.
“Sinyalin morfolojisine bak,” dedi Aras, sesi neredeyse bir fısıltıya dönüşmüştü. “Periyodik değil, ama kendini tekrar eden motifleri var. Tıpkı bir fraktal gibi. Kendi kendini tekrar eden ama asla tam olarak aynı olmayan bir desen. Bu… bu neredeyse biyolojik.”
Léa bir an duraksadı. "Biyolojik" kelimesi, bu steril ortamda küfür gibiydi. Burası maddenin en temel, en ölü yapıtaşlarının incelendiği yerdi. Hayat, bilinç, karmaşıklık; bunlar milyarlarca yıllık evrimden sonra ortaya çıkan şeylerdi, evrenin ilk anlarının temel fiziğinde yeri yoktu.
“Aras, kendine gel,” dedi Léa, ses tonu şimdi daha sertti. “Uykusuzluk seni mantıksızlaştırıyor. Bu bir sinyal değil, bir veri kümesi. Ona anlam yükleyen sensin. Git bir kahve iç, biraz hava al. Yarın sabah kalibrasyon ekibine bir not iletirim, bu enerji aralığını tekrar kontrol ederler.” Arkasını dönüp giderken ekledi, “Ve lütfen, bir daha ‘biyolojik’ kelimesini kullanma. insanlar ne düşüneceğini şaşırır.”
Léa haklıydı. Belki de aklını kaçırıyordu. Belki de yas, beyninde mantığın yerini alacak tuhaf desenler örüyordu. Ama o deseni gördüğüne emindi. Ekrana tekrar baktı. O küçük, inatçı anormallik, sanki ona göz kırpıyordu. Bir sırrı saklayan bir zaman fosili gibiydi.
O gece, kontrol merkezindeki çoğu kişi evlerine veya CERN’ün misafirhanelerine çekildiğinde, Aras masasının başında kalmaya devam etti. Léa’nın sözleri aklında dönüp duruyordu: “Ona anlam yükleyen sensin.” Gerçekten öyle miydi? Babasının sesi yine zihninin derinliklerinden su yüzüne çıktı. Bu kez anı daha canlıydı.
On iki yaşındaydı. Babasının laboratuvarındaydı. Duvarlar, beyin aktivitesini gösteren renkli PET taramaları ve karmaşık nöral ağ şemalarıyla kaplıydı. Cihan Kaan, oğluna insan beyninin bir kesitini gösteriyordu. Tam ortada, iki yarımkürenin birleştiği yerde, küçük bir çam kozalağına benzeyen bir organı işaret etmişti.
“Buna epifiz bezi derler, oğlum. Descartes ona ‘ruhun temel yuvası’ demiş. Kadim Mısırlılar ona ‘Horus’un Gözü’ adını vermiş. Bizimkiler ‘kalp gözü’ der. Modern tıp ise onun sadece melatonin salgılayan, uyku düzenini ayarlayan basit bir bez olduğunu söyler.”
Cihan gülümsemişti. O gülümseme, her zaman bildiği bir sırrı saklar gibiydi. “Ama bazen,” diye devam etmişti, sesini alçaltarak, “ben onun bir antenden başka bir şey olmadığını düşünürüm. Belki de evrenin o büyük şarkısını duymak için tasarlanmış bir anten. Sadece biz frekansı kaybettik.”
Aras bu anıyı zihninden sildi. Saçmalık. Babasının romantik, metafiziksel hezeyanları. Onu ve annesini ölüme götüren de bu olmuştu belki de. Bilimin sınırlarında gezinmek yerine, o sınırların ötesindeki efsanelere fazla kulak vermişlerdi. Resmi rapora göre, Hititlerin kutsal saydığı bir mağarada keşif yaparken, eski bir tünel üzerlerine çökmüştü. Basit, trajik bir kaza. Ama Aras, babasının son e-postalarını hatırlıyordu. "Büyük bir şeyin eşiğindeyiz Zehra. Buradaki semboller, Göbekli Tepe'deki sütunlarla aynı astronomik dizilimi gösteriyor. Bu bir tapınak değil, bir rezonatör. Bir şeyi dinliyorlardı."
Bir şeyi dinliyorlardı.
Aras’ın elleri klavyenin üzerinde hızla hareket etmeye başladı. Bir çılgınlık anıyla, aklına gelen tuhaf bir fikri takip etti. Anormal sinyalin geldiği yönü, yani çarpışma sonrası parçacıkların saçıldığı vektörü tam olarak hesapladı. Bu normalde anlamsız bir işlemdi, çünkü çarpışmalar yerin altında gerçekleşiyordu ve her yöne simetrik olarak dağılmalıydı. Ama onun sinyali simetrik değildi. Hafif ama ölçülebilir bir yönelimi vardı.
Sonra ikinci bir pencere açtı. Ekrana, evrenin doğumundan kalan radyasyonu gösteren Kozmik Mikrodalga Arka Plan (CMBR) haritasını getirdi. Penzias ve Wilson’un tesadüfen keşfettiği, evrenin bebeklik fotoğrafı olan bu harita, çoğunlukla tekdüze bir sıcaklık dağılımı gösterirdi. Ancak birkaç istisna vardı. Bunların en büyüğü ve en gizemlisi, Eridanus Takımyıldızı yönündeki devasa, anormal derecede soğuk bir bölgeydi: Eridanus Süperboşluğu. Milyarlarca ışık yılı genişliğinde, içinde neredeyse hiç galaksi veya madde bulunmayan, evrenin dokusundaki bir yara izi gibiydi. Bilim insanları buranın ne olduğunu tam olarak açıklayamıyordu. Paralel bir evrenin bizim evrenimize bıraktığı bir çürük müydü? Yoksa sadece istatistiksel bir anormallik mi?
Aras, kendi anomalisinin vektörünü, CMBR haritasının üzerine bindirdi. Kalbi göğüs kafesini dövüyordu. Bir eşleşme olmamalıydı. Mümkün değildi. Biri, Cenevre'nin altında, bir protonun ömrünün saniyenin trilyonda birinden daha kısa bir anında gerçekleşen bir olaydı. Diğeri ise, on üç milyar yıl önce olmuş ve milyarlarca ışık yılı uzakta bulunan bir olaydı. ikisi arasında bir bağlantı olması, Albert Einstein'ın mezarında ters dönmesine neden olacak kadar temel fizik yasalarını, özellikle de lokalite (yerellik) ilkesini ihlal ederdi. Bir olayın başka bir olayı etkileyebilmesi için aralarında bir sinyal (en fazla ışık hızıyla) gitmeliydi.
Ama eşleşme oradaydı. Mükemmeldi.
Onun küçük, inatçı sinyali, tam olarak Eridanus Süperboşluğu'nun merkezini işaret ediyordu.
Aras sandalyesine yaslandı. Nefesi kesilmişti. Bu, bir kalibrasyon hatası olamazdı. Bu, bir sistem artifaktı olamazdı. Bu, imkânsızın matematiksel kanıtıydı. Yerin altındaki bu makine, bir şekilde, zaman ve mekânın ötesinde, evrenin en gizemli yarasıyla kuantum dolanıklık içindeydi. Sanki bir gitarın teline vurduğunuzda, hiç dokunulmamış olmasına rağmen, okyanusun ötesindeki bir başka gitarın telinin de titreşmesi gibiydi.
Aklına gelen fikir o kadar cüretkâr, o kadar deliceydi ki, bir an başının döndüğünü hissetti. Babasının sözü: “Evren bir şarkı söyler.”
Ya bu sinyal, bir parçacığın bozunma imzası değilse? Ya bu, o şarkının bir notasıysa?
Titreyen parmaklarla üçüncü bir programı çalıştırdı. Veri sonifikasyonu (veriyi sese çevirme) yazılımı. Genellikle süpernova verilerini veya kara deliklerin birleşmesini astronomların daha sezgisel anlaması için kullanılan bir araçtı. Ham veriyi, yani sinyalin frekansını, genliğini ve karmaşık iç yapısını temsil eden sayısal diziyi programa yükledi. Çıktı olarak ne alacağını bilmiyordu. Belki sadece statik bir cızırtı. Belki de kulak tırmalayan bir gürültü.
Kulaklıklarını taktı. Kontrol merkezinin uğultusu bir anda kesildi ve yerini beklenti dolu bir sessizliğe bıraktı. Derin bir nefes aldı ve "Oynat" tuşuna bastı.
ilk başta hiçbir şey yoktu. Sadece dijital bir sessizlik. Sonra, çok derinden, duyma eşiğinin sınırından gelen bir şey başladı. Bir cızırtı değildi. Bir gürültü değildi.
Bir fısıltıydı.
Sanki milyarlarca insan aynı anda, ama farklı dillerde, okyanusun dibinden fısıldıyordu. Ses katmanlıydı; altta, devasa bir varlığın nefes alıp verişi gibi ritmik bir uğultu vardı. Onun üzerinde, kırık cam parçalarının birbirine sürtmesi gibi ince, tiz sesler dans ediyordu. Ve hepsinin arasında, bir anlığına yakalayıp sonra kaybettiği, neredeyse müzikal bir melodi vardı. Hüzünlü, kadim ve akıl almaz derecede yalnız bir melodi.
Aras gözlerini kapattı. Bu ses, tanıdık bir his uyandırıyordu. Annesinin ona dinlettiği, balinaların okyanusun derinliklerindeki şarkıları gibiydi. Ya da babasının laboratuvarında, elektrotları bir hastanın beynine bağlıyken duyduğu, düşüncelerin o ham, elektriksel fırtınası gibi. Bu, hayatın ve ölümün, maddenin ve hiçliğin sınırında bir yerlerden gelen bir sesti. Eridanus Boşluğu'ndan gelen bir fısıltı.
Kulaklıklarından gelen ses o kadar hipnotize ediciydi ki, masasındaki monitörün sağ alt köşesinde beliren küçük bildirim kutusunu neredeyse fark etmiyordu. Gözlerini açtığında, fısıltı hâlâ kulaklarında çınlarken, ekrandaki mesaja odaklandı.
Yeni bir e-posta.
Bu tuhaftı. Gecenin bu saatinde, kişisel hesabına kim e-posta atardı ki? Üstelik gönderenin adresi, CERN'in veya herhangi bir akademik kurumun uzantısını taşımıyordu. Şifrelenmiş, izlenemez bir sunucudan geliyordu.
Gönderen: idris <[classified]>
Aras’ın kaşları çatıldı. Bu ismi tanımıyordu. Merakla e-postanın konusuna baktı ve kanının damarlarında buz kestiğini hissetti.
Konu: Eridanus Fısıltısı
imkansız. Bu terimi sadece on dakika önce, kendi kendine mırıldanarak kendisi uydurmuştu. Kimse bilemezdi. Hiç kimse.
Kalbi, sanki göğüs kafesinden fırlayacakmış gibi atarken, titreyen bir parmakla fareye tıkladı. E-posta açıldı. içinde ne karmaşık bir metin, ne de bir dosya eki vardı. Sadece tek, basit bir cümle.
“Duyduğun şey bir yankı değil, bir davetiyedir Dr. Kaan. Babanız da duymuştu.”
Aras sandalyesinde donakaldı. Kulaklıklarından hâlâ o dünya dışı, imkânsız fısıltı sızıyordu. Kontrol merkezinin sessizliği artık huzur verici değil, mezar gibiydi. Monitörün soğuk ışığı yüzünü aydınlatırken, iki yıldır bastırmaya çalıştığı her şey -yas, öfke, şüphe ve o korkunç kaybolmuşluk hissi- bir anda anlam kazandı.
Bu bir hayalet avı değildi. Bu bir takıntı değildi.
Bu bir mirastı.
Ve o, farkında bile olmadan, babasının bıraktığı yerden ilk adımı atmıştı. Bilimin güvenli limanından, fırtınalı bir okyanusa doğru.