Sokağa adımını attığın an suratına çarpan şey rüzgâr değil, bok kokusunun tokadı. Yer kat kat dışkı tabakalarıyla kaplı; en altta taş gibi sertleşmiş yılların boku, üstünde taze, ıslak ve sümüksü tabakalar. Kenarlardan sidik dereleri akıyor, güneşte fokurdayarak ağır bir amonyak kokusu yayıyor.
Bu cehennemin içinde insanlar da hayvan gibi davranıyor. Sokağın ortasında çömelmiş bir adam, hiçbir utanma emaresi olmadan pantolonunu dizine indirmiş, doğrudan yolun ortasına sıçıyor. Sıcak bok topakları şapır şapır yere düşerken, etrafa yayılan koku zaten var olan pisliği iki katına çıkarıyor. Yanından geçen biri umurunda değil, çünkü o da biraz ötede aynı şeyi yapıyor; çocuk, yaşlı fark etmiyor. Bedenlerinden akan ter, bok buharıyla birleşip insan kokusunu hayvan kokusundan ayırmaz hale getiriyor.
inekler az ileride rahat rahat dolaşıyor, biri sokağın ortasında sidik şelalesi bırakıyor. O sırada başka bir insan, inek bokunun hemen yanına çömelmiş, kendi pisliğini bırakıyor. insan ve hayvan dışkısı birbirine karışıyor; sokak taşlarının aralarından sarı, kahverengi ve siyahın iğrenç bir mozaiği akıyor.
Fareler, bu yeni sıçılmış boklara anında üşüşüyor. Kuyrukları sıvının içinde kayboluyor, dişleriyle daha sıcak olan parçaları kemiriyorlar. Hamamböcekleri bok tabakalarının arasından fırlıyor, kanat çırparken pis kokuyu yüzüne savuruyor. Sinekler sıçan insanların kalçalarının etrafında uçuşuyor, henüz yere düşmeden bok üstüne konuyorlar.
Yürüdükçe ayakkabının altı kayıyor; adım attığında bok tabakasına basıyor, sümüksü bir sesle çekiliyor. Yanından geçen adam ter içinde, nefesi çürük diş kokuyor; ama umrunda değil, çünkü az önce sıçtığı yerin hemen yanından geçip gidiyor. Sokak yol değil, bok ve sidik pazarı. Her nefes, ciğerine bok dolması gibi.