hindistan

entry745 galeri
    709.
  1. Nehre adımını attığın an, serinlik falan beklerken ayağına değen ilk şey su değil, pütür pütür, sümüksü, yarı katı bok parçaları. Suda yüzüyorlar, kimi hafifçe erimiş, kimi topak topak kalmış. Üstlerinden güneşin sıcaklığıyla mayalanmış, ekşi-tatlı, mide bulandırıcı bir koku yayılıyor. Suya değil, bok suyuna girmişsin.

    Bir dalga gelip ağzına su çarpıyor. O an anlıyorsun: su değil bu, boklu şerbet gibi. Diline yapışıyor o tatlımsı, mayamsı lezzet. Önce burnuna çarpıyor; bozuk meyve gibi, ekşi ama alttan çürük bağırsak kokusu vuruyor. Sonra damağına yapışıyor; dişlerinin arasına giren küçük bok pütürleri, sanki bayat peynir kırıntısı gibi orada kalıyor. Tükürsen çıkmıyor, yutsan midene taş gibi oturacak.

    Etrafında yüzen parçalar, kimi lif lif sebze artığıyla karışmış, kimi sümüksü zarlarla kaplı. Elin istemeden birine değiyor; kaygan, yapışkan ve sümüksü. Çekmeye çalışsan bile parmağına yapışıyor, çıkmıyor. Nehirde yüzmek değil, bok kazanında çırpınmak gibi.

    Burnuna kaçan su, sidik kokusunun keskinliğiyle karışıyor. Gözlerini yakıyor, boğazını kesiyor. Öksürüyorsun, ama her öksürükte ağzına daha çok boklu su geliyor. için bulanıyor, miden kusmaya hazırlanıyor.

    Sonunda fark ediyorsun: Bu nehir, insanların dışkısını kustuğu, bokun aktığı bir kanal. Ve sen içinde yüzüyorsun. Her damla, her nefes, her yudum hayatına bulaşan bok gibi.
    0 ...