Zeytin Ağacının Altındaki Adam
Aras, o dağdan indikten sonra haftalarca bir hayalet gibi yaşadı. Ama bu kez, Konsorsiyum'dan kaçan bir hayalet değildi. O, kendi zihninden, kendi anılarından kaçan bir hayaletti. Torosların o yıkılmış vadisinden ayrılırken, fiziksel yaraları yavaş yavaş kabuk bağlamıştı. Ama ruhunda açılan yara, çok daha derindi.
Babası ve annesi... Onlar, masum kurbanlar değildi. Onlar, iyi niyetlerle cehenneme giden o yolu döşeyen mimarlardı. Bu gerçek, Aras'ın içindeki o masumiyetin son kalesini de yıkmıştı. Artık ne saf bir intikam duygusu ne de saf bir keşif arzusu vardı. Geriye sadece, küllü, ağır ve karmaşık bir sorumluluk hissi kalmıştı.
Yol onu, en sonunda, çocukluğunun geçtiği o küçük Ege kasabasına geri getirmişti. Her şeyin başladığı yere. Burada, zaman daha yavaş akıyor, denizden gelen iyot kokusu, zeytin ağaçlarının bilge sessizliğine karışıyordu. O, günlerce, kasabanın biraz dışındaki, denize nazır o tepede, her zaman bildiği o yaşlı zeytin ağacının altına oturdu. Konuşmadı, okumadı, düşünmedi. Sadece denizi izledi. Ufuk çizgisini. Dalgaların o ebedi ritmini.
Zihnini susturmaya çalışıyordu. Çünkü ne zaman sessiz kalsa, o an aklına geliyordu. Tüneldeki o an. Boyutsal Çapa'yı eline alıp, onu Fısıltı'nın kendisiyle, Kaynak'la rezonansa soktuğu o an.
O, sadece parazitleri geri göndermemişti. O an, Çapa bir kapı açmıştı. Ve Aras, bir saniyeden bile daha kısa bir anlığına, o kapıdan içeri bakmıştı.
Bu, Konya'daki veya Mardin'deki gibi bir vizyon değildi. Bu, bir 'deneyim'di. "Tanrı'yı bulmak" bu muydu? Eğer buysa, bu hiç de huzurlu veya aydınlatıcı bir şey değildi. Bu, bir insanın zihninin, bir okyanusu tek bir bardağa sığdırmaya çalışması gibiydi.
O an, her şeyi hissetmişti. Evrenin başlangıcındaki o ilk, sonsuz yoğunluktaki noktayı. Son kara deliğin bile buharlaşıp, geriye sadece titreşen bir boşluğun kalacağı o son anı. Aynı anda doğan ve ölen her bir yıldızı. Her bir galaksinin o sessiz, görkemli dansını. Zamanın ve mekânın ötesinde, her şeyin ve herkesin bağlı olduğu o tekil, sonsuz ve tarifsiz Bilinç Okyanusu'nu... O, sadece Fısıltı'yı duymamıştı. O, bir anlığına Fısıltı'nın kendisi olmuştu.
Ve bu deneyim, onu kırmıştı. insan zihni, bu kadar büyük bir gerçeği kaldıracak şekilde tasarlanmamıştı. Şimdi, o sonsuzluğun yankısı, ruhunda bir çölleşme yaratmıştı. Kendi hayatı, kendi acıları, kendi amacı... hepsi o kozmik okyanusun yanında, bir kum tanesi kadar anlamsız ve küçük görünüyordu. Ne yapacağının bir önemi var mıydı? Konsorsiyum'un kazanmasının veya kaybetmesinin, o sonsuz denklemde ne gibi bir farkı olabilirdi ki?
Umutsuzluğun en derin noktasındayken, yanında bir hareketlilik hissetti.
Döndüğünde, onu gördü.
idris Bey, zeytin ağacının gölgesinde, onun yanında oturuyordu. Ne zaman geldiğini, nasıl geldiğini duymamıştı. Sanki hep oradaymış gibi, doğal ve sakin bir şekilde oturuyordu. Üzerinde her zamanki o sade, zamansız giysileri vardı. Elinde, bu kez bir kitap değil, denizden bulduğu pürüzsüz, beyaz bir çakıl taşı tutuyordu.
"Bir okyanusu avucunda tutmaya çalışmak, yorucudur," dedi idris Bey, sesi dalgaların fısıltısına karışarak.
Aras, şaşkınlığını ve öfkesini gizleyemedi. "Siz..." diye kekeledi. "Siz her şeyi biliyordunuz, değil mi? Ailemle ilgili gerçeği. Onların o projeye gönüllü olarak katıldığını. Bana neden söylemediniz?"
idris Bey, gözlerini denizden ayırmadan cevap verdi. "Herkesin kendi yolunu yürümesi gerekir, Aras. Bazı gerçekler, zamanı gelmeden söylenirse, yolcuyu yoldan çıkarır. Senin, babanın mirasını anlaman için, önce onun hatalarını kendi gözlerinle görmen gerekiyordu. Onu, hem bir kahraman hem de bir günahkâr olarak, bütün karmaşıklığıyla kabul etmen gerekiyordu. Sen, bunu başardın."
"Başardım mı?" dedi Aras, sesinde acı bir alaycılık vardı. "Ben hiçbir şey başarmadım. O kapıdan içeri baktım. O... o sonsuzluğun içine. Ve orada hiçbir şeyin anlamı olmadığını gördüm. Bizim savaşımızın, acılarımızın, her şeyin ne kadar küçük ve önemsiz olduğunu."
"Yanlış yere bakıyorsun," dedi idris Bey, elindeki çakıl taşını Aras'a uzatarak. "Okyanusun büyüklüğü, içindeki tek bir damlanın değerini azaltmaz. Tam tersine, her bir damla, o okyanusun bütün sırrını kendi içinde taşır. Sen, o an, sadece okyanusu değil, aynı zamanda okyanusu oluşturan her bir damlanın ne kadar kutsal olduğunu da gördün. Sen, 'Bir'in kendisiyle tanıştın. Tanrı'yı bulmak, bir varlıkla karşılaşmak değildir. Tanrı'yı bulmak, her şeyin o varlığın bir parçası olduğunu idrak etmektir."
Aras, yaşlı adamın sözlerini sindirmeye çalışıyordu. Mantığı hâlâ direniyordu, ama ruhunun derinliklerinde, bu sözlerin doğru olduğunu biliyordu.
"Peki şimdi ne olacak?" diye sordu, sesi bir çocuğun çaresizliğiyle çıkmıştı. "Ben ne yapmalıyım? Konsorsiyum'la savaşmanın bir anlamı var mı?"
"Her zamankinden daha çok anlamı var," dedi idris Bey, bu kez doğrudan Aras'ın gözlerinin içine bakarak. "Çünkü Konsorsiyum, sadece insanları kontrol etmeye çalışmıyor. Onlar, damlaların okyanusla olan bağını koparmaya çalışıyorlar. Onlar, her bir ruhun kendi içindeki o kutsal sırrı unutmasını istiyorlar. Onlar, sadece bedenlere değil, bizzat idrakin kendisine savaş açtılar. Bu, yapılabilecek en büyük kötülüktür. Ve senin savaşın, bu bağı korumak içindir. Her seferinde tek bir damla için bile olsa."
Aras, bir an sessiz kaldı. içindeki o anlamsızlık çölü, yavaş yavaş, bir vahanın umuduyla yeşermeye başlıyordu. Son bir sorusu kalmıştı. Her şeyin temelindeki o soru.
"Siz kimsiniz?" dedi. "Gerçekten kimsiniz? Bir akademisyen değilsiniz. Sadece bir 'rehber' de değilsiniz. Nesiniz siz?"
idris Bey, yavaşça ayağa kalktı. Yüzünü, batan güneşin yarattığı o altın yola çevirdi. Rüzgâr, beyaz sakalını ve saçlarını nazikçe dalgalandırıyordu. O an, o yaşlı, yorgun bedenin içinde, zamanın kendisi kadar eski bir varlığın durduğunu hissetti Aras.
"Ben, bir yolcuyum," dedi idris Bey, sesi denizin uğultusu kadar derin ve kadimdi. "Ve bir yol göstericiyim. Bazen, tufanda yolunu kaybetmiş bir gemiye bir ışık olurum. Bazen, çölde susuz kalmış birine bir damla su veririm. Kimi zaman, bir çocuğun yaptığı basit bir yanlışı düzeltir, kimi zaman da denizi yaran Musa'nın asasını tutan el olurum. Tarih boyunca, insanlar bana pek çok isim verdi. idris, Thoth, Hermes... Onlar, sadece farklı dillerde, aynı anlama gelen kelimeler."
Yaşlı adam, Aras'a döndü. Gözlerinde, evrenin bütün yıldızlarının bilgeliği ve şefkati parlıyordu.
"Ama sen," dedi. "Sen bana Hızır diyebilirsin."
O an.
O tek kelime.
Aras'ın zihnindeki son kale de yıkıldı. Gerçeklik, bir kez daha, ama bu kez son ve en mutlak şekilde, paramparça oldu. Karşısında oturan, ona çay ikram eden, akıl veren o bilge sahaf, sadece idris Bey değildi. O, efsanelerin, mitlerin ve dinlerin kalbinde yer alan o ölümsüz, gizemli varlığın ta kendisiydi.
Hızır. Ab-ı Hayat'ı içmiş olan. Darda kalanlara yetişen. Peygamberlere yoldaşlık eden.
Aras, ağzını açtı ama tek bir kelime çıkmadı. Sadece bakakaldı. Zeytin ağacının altındaki o adama, denize ve batan güneşe.
Artık, sadece gizli bir savaşın içinde değildi. O, artık sadece Konsorsiyum'a karşı savaşmıyordu.
O, farkında bile olmadan, binlerce yıldır süren, zamanın kendisi kadar eski, ilahi bir oyunun parçası olmuştu. Ve bu oyunun kuralları, hiçbir fizik kitabında yazmıyordu.
Yolculuk, sandığından çok daha büyük, çok daha derindi. Ve o, daha ilk adımını yeni atmıştı…