Kovanın Gazabı ve imkansız Kaçış
Metal tünellerin karanlığı, artık bir sığınak değil, bir mezardı. Alarmların o kulakları sağır eden, mekanik çığlığı, sadece fiziksel bir ses değildi; bu, Kovan Zihni'nin gazabının psişik bir yayınıydı. Aras, dar kanallarda hayatı için koşarken, o kolektif bilincin öfkesini, zihninin duvarlarına çarpan, yakıcı bir dalga gibi hissedebiliyordu.
"izinsiz giriş. Anomali tespit edildi. Üçüncü alt seviye. Sunucu çekirdeği. Yok edin. Yok edin. YOK EDiN."
Bu kelimeler, sesli olarak söylenmiyordu. Onlar, Kovan'a bağlı her bir ajanın zihnine aynı anda, tek bir emir olarak indirilen, soğuk, dijital birer komuttu. Aras, bu emrin yankısını, tesisin enerji alanındaki o ani, şiddetli dalgalanmadan hissedebiliyordu. Artık sadece bir grup asker tarafından değil, tek bir irade tarafından yönetilen, yüzlerce bedene sahip tek bir avcı tarafından avlanıyordu.
Zihnindeki şemayı takip ederek, kuzey havalandırma şaftına doğru ilerliyordu. Ama artık yol boş değildi. Kovan, onu durdurmak için tesisin kendi sistemlerini kullanıyordu. Önündeki bir havalandırma kapağı, aniden kapanarak yolunu kesti. Başka bir kanalda, yangın söndürme sistemleri devreye girerek, görüşü sıfırlayan ve nefes almayı zorlaştıran yoğun bir halon gazı püskürttü. Makine, damarlarındaki virüsü dışarı atmaya çalışıyordu.
Aras, hayatta kalma içgüdüsüyle hareket ediyordu. Her engelde, babasının şemasındaki alternatif bir rotayı buluyor, her tuzakta, Süvari'nin öğrettiği gibi, zihnini bir anlığına 'gölgeleyerek' sensörleri atlatıyordu. Ama bu, inanılmaz derecede yorucuydu. Zihinsel enerjisi, hızla tükeniyordu.
Bir kavşağa geldiğinde, duraksadı. Aşağıdaki bir mazgaldan, metalin metale çarpma sesleri ve boğuk bir hırıltı geliyordu. Dikkatlice baktığında, Süvari'yi gördü.
Kadın, artık o zarif, sessiz gölge değildi. O, köşeye sıkıştırılmış bir panterdi. Dar bir bakım koridorunda, üzerine gelen üç Kimera ajanıyla savaşıyordu. Ajanlar, insanüstü bir hız ve koordinasyonla saldırıyorlardı. Ama Süvari, onlardan daha farklı bir seviyedeydi. O, öngörülemezdi. Ajanlar, bir kovan zihninin mantığıyla, en verimli saldırı vektörlerini hesaplayarak dövüşüyorlardı. Süvari ise, kaosun kendisi gibiydi. Hareketleri, bir sonraki adımını kendisinin bile bilmediği, içgüdüsel, vahşi bir danstı.
Elindeki o psişik olarak nötr bıçak, bir cerrahın neşteri gibi, ajanların saldırıları arasındaki en küçük boşlukları buluyor, eklemlere, tendonlara, sinir merkezlerine darbeler indiriyordu. Ama ajanlar acı hissetmiyordu. Onlar, sadece görevlerini yerine getirmeye programlanmış biyolojik makinelerdi. Süvari, birini etkisiz hale getirdiğinde, diğer ikisi onun açığını anında kapatıyordu.
Ve Aras, Süvari'nin zor durumda olduğunu gördü. Güçlüydü, evet. Ama ölümsüz değildi. Yüzünde, daha önce görmediği bir ifade vardı: Yorgunluk.
O an, Aras bir karar verdi. Plan, kuzey şaftında buluşmaktı. Ama plan, artık çöptü.
Zihnindeki bütün gücü, son kırıntısına kadar topladı. Ve bu gücü, bir kalkan veya bir kamuflaj için değil, bir silah olarak kullandı. Aşağıdaki iki ajanın zihnine, doğrudan bir psişik 'çığlık' gönderdi. Bu, sofistike bir saldırı değildi. Bu, saf, ham, kaotik bir gürültüydü. Bir radyo istasyonunu, binlerce farklı frekansı aynı anda basarak susturmaya çalışmak gibiydi.
Ajanlar, bir anlığına bocaladı. Başlarını tuttular, o mükemmel koordinasyonları bir anlığına tekledi. Zihinlerine gelen o beklenmedik, anlamsız gürültü, Kovan'dan gelen emirleri parazitlendirmişti.
Bu, Süvari'nin ihtiyacı olan tek şeydi.
O bir saniyelik boşlukta, kadın bir yay gibi hareket etti. ilk ajanın diz kapağının arkasına bıçağını sapladı, onu yere düşürdü. Sonra, diğer ajanın kolunun altından kayarak, arkasına geçti ve boynundaki bir sinir demetine, onu öldürmeyen ama sinir sistemini geçici olarak felç eden hassas bir darbe indirdi.
Süvari, yukarı, Aras'ın olduğu mazgala baktı. Gözlerinde, öfke ve isteksiz bir takdirin karışımı vardı. "Aptal!" diye fısıldadı zihinsel olarak. "Bütün dikkatlerini üzerine çektin!"
"Seni orada bırakamazdım!" diye cevap verdi Aras, aynı şekilde. "Anlaşmamızda bu yoktu."
"Anlaşma, hayatta kalırsak geçerli," diye karşılık verdi Süvari. Ama sonra, bir anlık tereddüdün ardından ekledi. "Gel. Buradan çıkış var."
Aras, mazgalı kırarak aşağıya, koridora atladı. Süvari'nin elinde, artık bir nesne daha vardı. Belinden bir kayışla kendine bağladığı, o karmaşık, pirinç halkalardan oluşan Boyutsal Çapa. Bedelini almıştı.
"Takip et!" diye bağırdı Süvari, bu kez sesli olarak. Alarmların gürültüsü içinde fısıldaşmanın anlamı kalmamıştı.
Birlikte, tesisin daha önce hiç görmedikleri, daha endüstriyel, daha kirli bir bölümüne doğru koştular. Burası, Kovan'ın parlak, steril laboratuvarları değil, makinenin o pis, gürültülü ve sıcak olan bağırsaklarıydı. Dev borular, buhar sızdıran vanalar, gürültüyle çalışan jeneratörler...
"Nereye gidiyoruz?" diye bağırdı Aras, gürültünün üzerinden. "Kuzey şaftı diğer tarafta!"
"Plan değişti!" diye bağırdı Süvari. "Kovan, bütün çıkışları kapattı. Ama her makinenin, unutulmuş bir arka kapısı vardır. Bir egzoz borusu!"
Onu, devasa bir jeneratör odasının arkasındaki, neredeyse fark edilmeyen metal bir merdivene yönlendirdi. Merdiven, tesisin ana atık su ve soğutma suyu tahliye sistemine iniyordu.
Aşağıya indiklerinde, kendilerini dizlerine kadar gelen, ılık ve garip bir kimyasal kokan suyun içinde buldular. Dev bir tünel, karanlığın içinde kayboluyordu.
"Bu tünel, suyu arıtıp, birkaç kilometre aşağıdaki bir nehre boşaltıyor," diye açıkladı Süvari. "Tek çıkışımız bu."
Tünelin karanlığında, suyun içinde ilerlemeye başladılar. Arkalarından, tesisin içinden gelen alarm sesleri yavaş yavaş uzaklaşıyordu. Bir anlığına, başardıklarını sandılar.
Ama Kovan, bu kadar kolay pes etmezdi.
Arkasından gelen o sesi ilk duyan Süvari oldu. Suyun içinde, onlardan çok daha hızlı hareket eden bir şeyin yarattığı bir dalgalanma.
"Yere yat!" diye bağırdı.
Aras, kendini suyun içine attığı an, başının hemen üzerinden, kırmızı bir ışık huzmesi geçti. Bir lazer. Ama bu, metal kesen bir lazer değildi. Bu, organik dokuyu hedef alan, yüksek enerjili bir parçacık ışınıydı. Duvara çarptığında, betonun yüzeyini bir anlığına kaynattı.
Tünelin gerisinde, karanlığın içinden, onlar belirdi.
Bunlar, yukarıda gördükleri standart ajanlar değildi. Bunlar, Konsorsiyum'un özel kuvvetleriydi. Tamamen siyah, vücut hatlarına oturan, hafif zırhlı giysiler giyiyorlardı. Yüzlerinde, tek, kırmızı bir gözü olan kasklar vardı. Ve en korkuncu, suyun içinde, bacaklarını kullanmadan, neredeyse hiç dalga yaratmadan, bir tür manyetik itkiyle kayarak ilerliyorlardı.
"Avcılar," diye fısıldadı Süvari. "Kovan'ın en elitleri. Sadece psişik değil, aynı zamanda teknolojik olarak da en üst düzeydeler."
Kaçış, imkânsız bir hal almıştı. Bu dar tünelde saklanacak yer yoktu. Ve o Avcılar, onlardan çok daha hızlıydı.
Aras, o an, her şeyin bittiğini hissetti. Bütün o mücadele, bütün o keşifler, hepsi bu karanlık, pis kokulu tünelde son bulacaktı.
Ama sonra, babasının son sözleri zihninde yankılandı. “Kimera'nın bir zayıflığı var. O çapa... O, sadece bir köprü değil. O, aynı zamanda bir anahtar.”
"Çapa!" diye bağırdı Aras, Süvari'ye. "Onu kullanmalıyız!"
"Delirdin mi?" diye karşılık verdi Süvari, bir sütunun arkasından ateş ederek Avcıları yavaşlatmaya çalışırken. "Onu nasıl kullanacağımızı bilmiyoruz! Bütün sistemi çökertebilir, bir kara delik bile yaratabilir!"
"Babam biliyordu!" diye bağırdı Aras. "Doğru frekansla, bir 'geri çağırma' sinyali yayabilir! Onları, parazitleri geri gönderebilir!"
Bu, inanılmaz bir kumardı. Ama başka seçenekleri yoktu.
Süvari, bir an tereddüt etti. Sonra, Aras'ın gözlerindeki o çılgın kararlılığı gördü. Belindeki kayıştan Çapa'yı çözdü ve Aras'a fırlattı. "Ne yapacaksan çabuk yap, fizikçi! Zaman satın alıyorum!"
Süvari, Avcıların üzerine doğru koşarak, kendini feda edercesine onlara bir oyalama yaratırken, Aras, o karmaşık, pirinç nesneyi eline aldı.
Çapa, elinde canlı bir varlık gibiydi. Titreşiyordu. içindeki halkalar, yavaşça dönüyordu. Bu, bir makine değildi. Bu, donmuş bir denklemdi. Ve Aras, o denklemi çözmek zorundaydı.
Gözlerini kapattı. Etrafındaki lazer ateşini, suyun sesini, Süvari'nin dövüşürken çıkardığı sesleri zihninden sildi. Ve dinledi. Çapa'nın şarkısını dinledi.
içinde, yüzlerce farklı frekans, birbiriyle uyumsuz bir şekilde çalıyordu. Bu, Konsorsiyum'un ona yüklediği, 'köprü kurma' frekansıydı. Ama bunun altında, çok daha derinlerde, daha eski, daha saf bir nota vardı. Çapa'nın kendi öz frekansı.
Aras, bütün bilincini, o tek, saf notayı bulmaya odakladı. Sonra, kendi 'tutarlılık' alanını, o turkuaz notasını, Çapa'nın öz frekansıyla rezonansa sokmaya çalıştı. iki notayı, tek bir güçlü akort haline getirmeye çalıştı.
Bu, bir atomu elleriyle parçalamaya çalışmak gibiydi. Çapa, direniyordu. Aras'ın zihnine, acı dolu, kaotik görüntüler gönderiyordu. Başka boyutların, başka gerçekliklerin kırık parçaları. Gözlerinin önünden, anlamsız, korkunç manzaralar geçiyordu.
Ama Aras, babasının yüzünü, o son, umut dolu fısıltısını düşündü. “Kaynağa gitmelisin.”
Ve o an anladı. Çapa'yı zorlayamazdı. Ona, gitmek istediği yeri göstermeliydi. Ona, 'ev'in yolunu hatırlatmalıydı.
Zihnini, Çapa'nın frekansından ayırıp, çok daha derinlere, her şeyin başladığı o yere, CERN'de duyduğu o ilk, saf 'fısıltı'ya odakladı. Evrenin o temel arka plan radyasyonuna. Kaynağın kendisine.
Ve o Fısıltı'yı, bir kanal gibi kullanarak, Çapa'ya yönlendirdi.
Bir anlığına, hiçbir şey olmadı.
Sonra, Çapa, Aras'ın elinde, kör edici, beyaz bir ışıkla parlamaya başladı. Tüneldeki bütün sesler kesildi. Zaman, bir anlığına durdu.
Ve Çapa, şarkı söylemeye başladı.
Bu, bir 'geri çağırma' şarkısıydı. Bir eve dönüş melodisi.
Tesisin her yerinde, her bir Kimera ajanının içinde, her bir kuluçkadaki kabusun zihninde, o parazitler, o cinler, bu karşı konulmaz melodiyi duydular. Binlerce yıldır unuttukları, geldikleri o karanlık, sessiz boyutun şarkısı.
Ve o şarkı, onları geri çağırıyordu.
Aras'ın önündeki Avcılar, bir anda duraksadı. Kasklarının altından, acı ve şaşkınlık dolu, insani olmayan çığlıklar yükseldi. Bedenleri, şiddetle sarsılmaya başladı. Zırhlarının eklem yerlerinden, siyah, duman benzeri bir enerji sızmaya başladı. O parazitler, konakladıkları o etten hapishanelerden, zorla sökülüp alınıyordu.
Birkaç saniye sonra, Avcılar, boş birer zırh yığını gibi, cansız bir şekilde suya yığıldılar.
Tünelin sonunda, gün ışığı görünmeye başlamıştı.
Aras, bitkin bir halde dizlerinin üzerine çöktü. Elindeki Çapa'nın ışığı sönmüş, tekrar o eski, pirinç rengine dönmüştü.
Süvari, yaralı ve yorgun bir halde, yanına geldi. Yüzünde, daha önce hiç görmediği bir ifade vardı: Saf bir şaşkınlık. Dehşetle karışık bir hayranlık.
"Sen..." diye fısıldadı. "Sen ne yaptın?"
"Sanırım," dedi Aras, tünelin ucundaki o umut dolu ışığa bakarak. "Sanırım canavarı, kendi kafesine geri gönderdim."
Ama zafer hissi, kısa sürdü. Çünkü tesisin içinden, alarmların sesinden, Avcıların çığlıklarından çok daha korkunç bir ses gelmeye başladı. Derinden gelen, yapısal bir gıcırdama. Bütün dağın inlemesi gibiydi.
Aras, Çapa'yı kullanarak parazitleri geri göndermişti. Ama o parazitler, Kovan Zihni'nin, hatta tesisin kendisinin enerji kaynağının bir parçasıydı. O, makinenin ruhunu söküp almıştı.
Ve şimdi, ruhsuz kalan o makine, kendi üzerine çöküyordu.