Makinenin Damarları ve Kuluçkadaki Kabuslar
Eğlence, Süvari'nin dilinde, Aras'ın bildiği anlamdan çok farklı bir şeye karşılık geliyordu. Bu, bir uçurumun kenarında, rüzgârla ve ölümle yapılan bir danstı.
Süvari, fırlatma mekanizmasını neredeyse hiç ses çıkarmadan kurdu. Bir anlık odaklanmanın ardından, kanca, gecenin karanlığında sessiz bir hayalet gibi yükseldi ve on beş metre yukarıdaki havalandırma mazgalının metal çerçevesine, tatmin edici, boğuk bir 'tık' sesiyle kilitlendi. ip, ay ışığında bir örümcek ağı ipliği gibi parlıyordu.
"Önce ben," diye fısıldadı Süvari. "Ağırlığı test ederim. Sonra sen. Tırmanışın sessiz olsun, fizikçi. Bu duvarların kulakları var."
Kadın, bir panterin ağaca tırmanması gibi, zahmetsiz bir zarafetle ipte yükselmeye başladı. Vücudunun her bir kası, tek bir amaç için, yani sessizlik ve verimlilik için çalışıyordu. Dakikalar içinde mazgalın yanında, duvara yapışmış bir gölgeye dönüştü. Aras'a aşağıya gelmesi için işaret verdi.
Aras, hayatında hiç bu kadar yoğun bir fiziksel efor sarf etmemişti. CERN'deki günleri, zihnini çalıştırmakla geçmişti, bedenini değil. ipe tutunduğunda, kollarındaki kasların bu beklenmedik ihanete karşı nasıl isyan ettiğini hissetti. Her bir metre, bir işkenceydi. Nefesi, göğsünde bir fırtına gibiydi ve onu kontrol altında tutmak için inanılmaz bir irade gücü sergilemek zorundaydı. Süvari'nin aksine, onun tırmanışı zarif değil, çaresiz ve hırıltılıydı. Ama pes etmedi. Ailesinin anısı, onu yukarı çeken bir güçtü.
Sonunda, ter içinde ve kasları yanarak mazgalın yanına ulaştığında, Süvari'nin çoktan kapağı yerinden sökmek için çalıştığını gördü. Kadın, çantasından çıkardığı, cerrahi aletlere benzeyen bir dizi metal aletle, vidaları neredeyse hiç ses çıkarmadan gevşetiyordu. Son vida da düştüğünde, mazgalı yavaşça kenara çektiler ve kendilerini, makinenin içindeki o karanlık, bilinmeyen boşluğa bıraktılar.
içerisi, bir anda farklı bir evrene adım atmak gibiydi. Dışarıdaki dağ havasının, çam ve toprağın o canlı kokusunun yerini, tamamen yapay bir atmosfer almıştı. Geri dönüştürülmüş, steril havanın içinde, ozonun keskin kokusu, aşırı ısınan elektronik devrelerin belli belirsiz yanık kokusu ve hepsinin altında, Aras'ın midesini bulandıran, tanımlayamadığı, hafif tatlımsı, organik bir koku vardı. Ve uğultu... Her yerden gelen, duvarların içinden, zeminin altından sızan o alçak frekanslı, sürekli, yaşayan makine uğultusu.
Onlar artık bir vadide değillerdi. Onlar, canavarın damarlarının içindeydiler.
Havalandırma kanalları, beklediklerinden daha dar ve daha karmaşıktı. Yer yer, emeklemek, bazen de sürünmek zorunda kalıyorlardı. Karanlık, mutlaktı. Tek ışık kaynakları, başlarına taktıkları, sadece birkaç metreyi aydınlatan, düşük yoğunluklu kırmızı ışık veren fenerlerdi. Bu klostrofobik labirentte, Aras'ın rolü başlamıştı. O, artık tırmanan bir acemi değil, ekibin beyni, navigatörüydü.
"Sağa dönmeliyiz," diye fısıldadı, babasının dosyalarından ezberlediği şemayı zihninde canlandırarak. "Yaklaşık elli metre sonra, B-7 bloğunun ana soğutma ünitesinin üzerinden geçeceğiz. Orası gürültülü olmalı, hareketlerimizi bir nebze gizler."
Süvari, sorgulamadan itaat etti. Bu dar ve karanlık dünyada, Aras'ın zihni onların tek pusulasıydı.
ilerlerken, yol boyunca, altlarındaki veya yanlarındaki odalara bakan mazgalların yanından geçtiler. Her bir mazgal, cehennemin farklı bir katmanına açılan bir pencere gibiydi.
ilk gördükleri, tuhaf, karmaşık makinelerle dolu, kusursuzca temizlenmiş bir laboratuvardı. içeride kimse yoktu, ama tezgâhların üzerindeki aletler, sanki sahipleri bir saniye önce bırakıp gitmiş gibi duruyordu. Bir ekranda, üç boyutlu bir DNA sarmalı, kendi etrafında yavaşça dönüyordu.
Bir sonraki mazgal, boş muhafaza hücrelerinin olduğu bir koridora bakıyordu. Hücrelerin duvarları, kalın, çizilmez pleksiglastandı. Ama bazılarının iç yüzeyinde, tırnaklarla değil, daha güçlü bir şeyle, belki de kemikle kazınmış gibi duran derin çizikler vardı. Umutsuzluğun ve deliliğin fosilleşmiş kanıtları.
Bu metalik damarlarda ilerledikçe, Aras o psişik 'uğultuyu' daha da yoğun hissetmeye başladı. Artık sadece bir arka plan gürültüsü değildi. Bu, tesisin kendisinin kalp atışıydı. Kovan Zihni'nin o kolektif, ruhsuz bilinci, duvarlardan sızıyor, metalin atomlarında titreşiyordu. Aras, sürekli olarak zihninin etrafında ince bir 'gölge' kalkanı tutmak zorundaydı. Bu, en ufak bir düşünce kırıntısının bile dışarı sızmasını engellemek için tasarlanmış, düşük seviyeli ama inanılmaz derecede yorucu bir zihinsel eylemdi.
"Bu statik..." diye fısıldadı Süvari'ye. "Her yerde. Sanki hava bile düşünüyor."
Süvari, duraksamadan cevap verdi. "Bu, zincire vurulmuş bir tanrının statiği. Tek bir bedende hapsedilmiş binlerce ruhun. Onların bireysel bilinçleri yok artık. Sadece Kovan var."
Sonunda, ana bir dağıtım noktasına, birkaç büyük havalandırma kanalının birleştiği bir kavşağa geldiler. Burası, yollarının ayrıldığı yerdi.
"Şemaya göre," dedi Aras, sesi metal tünelde yankılanıyordu. "Ana sunucu odasına giden kanal, şu soldaki. Üçüncü alt seviyeye iniyor. Senin aradığın biyo-muhafaza laboratuvarı ise, sağdaki kanaldan, beşinci seviyede olmalı."
Bir an birbirlerine baktılar. O kırmızı, loş ışıkta, yüzlerindeki ifadeleri okumak zordu. Ama Aras, Süvari'nin gözlerinde, o her zamanki sertliğin altında, bir anlık, farklı bir parıltı gördü. Bu, bir veda değil, bir görev arkadaşının diğerine verdiği sessiz bir onaydı.
"Kuzey şaftı, şafaktan önce," dedi Süvari, sesi son bir emir gibiydi. Ve sonra, bir gölgenin başka bir gölgenin içinde kaybolması gibi, sağdaki karanlık tünele süzülüp gözden kayboldu.
Aras, o metal labirentte ilk defa gerçekten tek başınaydı.
Sunucu odasına giden yol, ona bir sonsuzluk gibi geldi. Artık Süvari'nin o güven veren varlığı yoktu. Sadece kendi ayak seslerinin boğuk sesi, uğuldayan makine ve zihnindeki o sürekli baskı. Birkaç kez, şemada olmayan, sonradan eklenmiş gibi duran tali tüneller yüzünden neredeyse kayboluyordu.
Sonunda, bir mazgala geldiğinde, aşağıdan gelen belli belirsiz, insan seslerine benzeyen mırıltılar duydu. Dikkatlice aşağıya baktı.
Gördüğü şey, onu donup bırakmaya yetti.
Burası, büyük, ortak bir yaşam alanı veya bir tür dinlenme salonuydu. Aşağıda, yaklaşık on beş-yirmi tane Kimera ajanı vardı. Görevde değillerdi. Bazıları, yere bağdaş kurmuş, meditasyon yapıyorlardı. Ama bu, Konya'da gördüğü o huzurlu meditasyon değildi. Gözleri açıktı ve bomboş bakıyorlardı. Yüzlerinde hiçbir ifade yoktu. Sanki zihinleri, Kovan'a şarj olmak için bağlanmış gibiydi. Diğerleri ise, ikili gruplar halinde, dövüş antrenmanı yapıyorlardı. Hareketleri, insanüstü bir hız ve akıcılığa sahipti. Birbirlerinin hareketlerini, daha başlamadan tahmin ediyor, kusursuz bir uyum içinde saldırıyor ve savunuyorlardı. Ama en rahatsız edici olan, her şeyin mutlak bir sessizlik içinde gerçekleşmesiydi. Tek bir komut, tek bir bağırış yoktu. Bütün iletişim, zihinseldi.
Aras, onların gözlerine odaklandı. O boşluk... O, insan ruhunun çıkarılıp, yerine bir yazılım yüklendiğinin kanıtıydı. Bu insanlar, artık birer birey değildi. Onlar, etten ve kemikten yapılmış, Konsorsiyum'un iradesini taşıyan birer drone'du.
Dehşet içinde geri çekilip, yoluna devam etmeye çalıştı. Ama panikle, yanlış bir kanala saptı. Bu kanal, onu daha da aşağıya, tesisin en karanlık sırlarının saklandığı yere götürdü.
Yeni bir mazgala geldiğinde, aşağıdan gelen o tatlımsı, organik koku dayanılmaz bir hal almıştı. Kokuya, antiseptiklerin ve kimyasalların kokusu da karışıyordu. Midesi bulanarak aşağıya baktı.
Burası bir tıp merkezi veya bir laboratuvardı. Ama Aras'ın bildiği hiçbir laboratuvara benzemiyordu. Duvar boyunca, içinde soluk, mavimsi bir sıvı içinde duran insanlar olan, dikey staz kapsülleri diziliydi. Kapsüllerden çıkan düzinelerce kablo, bu insanların kafalarına ve vücutlarına bağlıydı. Bir ameliyat masasında, beyaz önlüklü doktorlar, bilinci kapalı bir deneğin kafatasını açmış, içine parlak, karmaşık bir implant yerleştiriyorlardı.
Ama en korkuncu, odanın köşesindeki, duvarları yastıklı muhafaza hücresindeydi.
Hücrenin içinde, bir zamanlar insan olan bir varlık, kendi etrafında dönüyor, duvarlara çarpıyordu. Zayıf, bitkindi ama gözleri, karanlık bir enerjiyle parlıyordu. Anlaşılmaz kelimelerle bağırıyordu. Ama bu tek bir dil değildi. Aras, aynı anda, Sümerce, Akadca, Latince ve hiç bilmediği, gırtlaktan gelen başka dillerin fısıltılarını duyduğunu fark etti. Bu, "başarısız" bir deneydi. Bağlantı, deneğin zihnini yakmıştı. Parazit, yani 'cin', insan beyninin sınırlarını aşmış, onu ele geçirmişti. O varlık, artık binlerce yıllık kaosu barındıran, etten yapılmış bir radyo istasyonuydu.
Aras, midesindeki safranın boğazına dayandığını hissetti. Gördükleri, sadece bir askeri proje değildi. Bu, hayatın kendisine, ruhun doğasına karşı işlenmiş bir günahtı. Bu, bir canavar fabrikasıydı. Ve onlar, kuluçkadaki kabuslardı.
Gördüğü dehşetle sarsılmış bir halde, kendini zorlayarak oradan uzaklaştı. Zihnindeki şemaya geri döndü, doğru yolu buldu. Artık ne yaptığını mekanik bir şekilde yapıyordu. Duygularını, bir kutuya kilitlemek zorundaydı, yoksa aklını kaçırırdı.
Sonunda, hedefine ulaştı. Ana sunucu odasına bakan havalandırma mazgalı.
Aşağısı, beklediği gibiydi. Soğuk, sessiz, devasa bir odaydı. Duvarlar boyunca, yüzlerce sunucu rafı, düzenli aralıklarla yanıp sönen binlerce küçük ışıkla bir galaksi gibi parlıyordu. Odanın havası, güçlü bir soğutma sisteminin uğultusuyla doluydu. Burası, Kovan'ın beyni, Konsorsiyum'un bu cehennemdeki dijital kalbiydi.
Ama bir sorun vardı. Oda boş değildi.
Odanın tam ortasında, diğer tüm sunuculardan fiziksel olarak ayrı tutulan, yani 'hava boşluklu' (air-gapped) olan, en hassas verilerin saklandığı o tek, bağımsız terminal duruyordu. Ve o terminalin başında, sırtı Aras'a dönük bir şekilde, beyaz önlüklü bir figür oturuyordu. Bir teknisyen veya bir bilim adamı. Sakince klavyede bir şeyler yazıyordu.
Aras, mazgalın karanlığında donakaldı. Planı, boş bir odaya sızmak üzerine kuruluydu. Ama şimdi, hedefinin tam başında, canlı bir engel vardı.
O an anladı. Canavarın damarlarına sızmayı başarmıştı. Ama beynine giden son kapı, kilitliydi. Ve o kapının bir de bekçisi vardı.