eridanusun fısıltısı

entry21 galeri
    16.
  1. Yetmiş iki Saat ve Kovanın Kapısı
    Zaman, artık bir nehir gibi akmıyordu. O, tepelerinde giyotin gibi bekleyen, her saniyesi düşen bir kum tanesiydi. Yetmiş iki saat. Bu, Konsorsiyum'un o her şeyi gören uydusunun, bu dağları bir daha, bu kez bir anomaliyi değil, bizzat onları aramak için taramasından önceki süreydi. Bu süre, Aras'ın zihninde, bir ölüm fermanı gibi yankılanıyordu.
    Süvari ile birlikte o rüzgârlı kaya çıkıntısından, sığındıkları o güvenli mağaraya döndüklerinde, aralarındaki dinamik tamamen değişmişti. Artık bir öğretmen ve öğrenci, bir test eden ve test edilen değillerdi. Onlar, ortak bir düşmana karşı, zamana karşı yarışan, zıt kutuplardan gelmiş iki müttefikti. Aralarındaki boşluğu, gergin, profesyonel bir saygı dolduruyordu.
    Mağaranın loş ışığında, yere serdikleri eski bir haritanın ve Aras'ın babasından kalan tesis şemalarının etrafına oturdular. Bu, onların savaş odasıydı. Ve burada, iki farklı dünyanın bilgeliği, tek bir ölümcül plan yaratmak için birleşti.
    "Fiziksel güvenlik ilk halka," dedi Aras, bir bilim adamının netliğiyle. Kalemini şemanın üzerinde gezdiriyordu. "Gözlemlerime göre, dış perimetredeki devriyeler, on sekiz dakikalık döngülerle hareket ediyor. Özellikle kuzeydoğu sektöründe, iki devriye rotasının kesişiminde, yaklaşık doksan saniyelik bir 'kör nokta' oluşuyor. Termal ve hareket sensörleri var, ama şemaya göre, ana güç hattı, yerin altından, bu sektörün hemen kenarından geçiyor. Hattın yarattığı elektromanyetik alan, o bölgedeki daha hassas sensörlerde bir parazitlenme yaratıyor olmalı. Orayı kullanmalıyız."
    Süvari, Aras'ın analizini, sanki tamamen farklı bir dilde yapılmış bir çeviriyi dinler gibi, dikkatle dinliyordu. "Senin kör noktan," dedi, parmağını haritada Aras'ın işaretlediği yere koyarak, "benim haritamdaki en gürültülü yer. Psişik savunma ağı, o bölgede en yoğun halde. Muhtemelen, fiziksel zayıflıklarını, metafiziksel bir güçle kapatmışlar. Oradan girmek, bir aslanın açık ağzına yürümek gibidir."
    "O halde ne yapacağız?" diye sordu Aras.
    "ikisini de kullanacağız," dedi Süvari. "Senin bilimin ve benim sanatım. Birbirinin açığını kapatacaklar." Sonra, kendi zihinsel haritasını anlatmaya başladı. "Psişik ağ, bir örümcek ağı gibidir. Ama her ipliği aynı kalınlıkta değildir. Tesisin enerji kaynağına, yani muhtemelen küçük, yeraltı bir nükleer reaktöre yaklaştıkça, ağın frekansı, reaktörün yarattığı o ham enerji alanından dolayı bozuluyor. Daha kaotik, daha öngörülemez hale geliyor. 'Gölge Dokuma' tekniğin için, bu bir avantaj. Çünkü kamuflajın, en iyi kaosun içinde çalışır. Düzenli bir alanda, senin o kusurlu gölgen bir yama gibi sırıtır. Ama kaosun içinde, o da gürültünün bir parçası olur."
    Plan, yavaş yavaş şekilleniyordu. iki katmanlı bir sızma operasyonu. Aras'ın hesapladığı o doksan saniyelik kör noktayı kullanarak, fiziksel devriyelerden kaçacaklardı. Aynı anda, Süvari'nin belirlediği o kaotik enerji bölgesinden geçerek, psişik savunmanın en yoğun ama en düzensiz olduğu yerden ağın içine dalacaklardı. Bu, bir ip cambazının, aynı anda iki farklı fırtınanın ortasında yürümesi gibiydi. Başarı şansı, sıfıra yakındı. Ama sıfır değildi.
    Bu strateji konuşması, Aras için büyüleyici bir deneyimdi. Süvari ile konuşmak, tamamen farklı bir evrenden gelmiş bir zekâyla iletişim kurmaya benziyordu. Aras, "termal kamuflaj" dediğinde, Süvari "aura gizleme" diyordu. Aras, "radyo sessizliği" dediğinde, Süvari "zihinsel sükûnet" diyordu. Farklı dilleri konuşuyorlardı ama aynı gerçekten bahsediyorlardı. Madde ve Bilinç, aynı hedefe ulaşmak için birlikte çalışıyordu.
    Hazırlıklarının son aşamasında, Süvari kendi ekipmanlarını çıkardı. Bunlar, Konsorsiyum'un yüksek teknolojili oyuncaklarına benzemiyordu. Her bir parçası, pratik ve ölümcüldü. Karartılmış, yansıma yapmayan, Süvari'nin iddiasına göre "psişik olarak nötr" olan özel bir alaşımdan yapılmış bir bıçak. insanın enerji imzasını ve kokusunu geçici olarak maskeleyen, öğütülmüş bitki ve minerallerden oluşan gri bir toz. Ucunda, bir yarasanın pençesi gibi tasarlanmış, sessiz bir fırlatma mekanizmasına sahip, kompakt bir kanca ve ona bağlı, ipek kadar ince ama çelik kadar sağlam siyah bir ip. Süvari, bir paralı askerden çok, modern bir ninjaya benziyordu.
    "Unutma," dedi Süvari, hazırlıkları bittiğinde. "içeri girdiğimizde ayrılacağız. Sen, bilgi için, yani babanın hayaleti için ana sunucu odasına gideceksin. Ben ise, bedelim için, yani o 'Boyutsal Çapa'nın olduğu laboratuvara. işimizi bitirdiğimizde, kuzey havalandırma şaftında buluşacağız. Şafaktan önce. Eğer biri gelmezse, diğeri beklemez. Anlaşıldı mı?"
    "Anlaşıldı," dedi Aras. Bu acımasız kural, ittifaklarının doğasını özetliyordu. Bu, bir dostluk değil, bir iş ortaklığıydı.
    ikinci gecenin karanlığı, dağların üzerine bir matem örtüsü gibi çöktüğünde, onlar hazırdı. Uydunun ölümcül taramasına saatler kalmıştı. Mağaradan ayrılıp, yılanın inine doğru son, sessiz yolculuklarına başladılar.
    Dağdan vadiye inişleri, bir hayaletin dansı gibiydi. Süvari önden gidiyordu. Vücudu, çevresiyle tam bir uyum içindeydi. Bir gölge gibi hareket ediyor, ayağının altındaki tek bir çakıl taşını bile oynatmıyordu. Onun duyuları, sadece fiziksel dünyayı değil, aynı zamanda o görünmez dünyayı da tarıyordu. Aras, onun hemen arkasından, adımlarını onun adımlarına uydurarak ilerliyordu. Zihni, hem planın detaylarını tekrar ediyor hem de o pasif, düşük seviyeli enerji taramasını sürdürüyordu.
    ilk savunma hattını, Aras'ın hesapladığı, güç hattının yanındaki o 'parazitli' bölgede aştılar. Toprağın hemen altına gömülmüş, neredeyse görünmez fiber optik sensörlerin arasından, Süvari'nin bir suyun içinden geçer gibi rahatça süzülmesini izledi. Kadın, bu sensörlerin yaydığı o ince enerji alanını 'görüyor' ve onların arasındaki boşluklardan geçiyordu.
    Sonunda, tesisin fiziksel duvarlarından yaklaşık iki yüz metre uzakta, psişik savunma ağının başladığı o görünmez eşiğe geldiler. Hava, aniden değişti. Fiziksel olarak değil, ama hissedilir bir şekilde. Sanki bir basınç duvarına çarpmışlardı. Havadaki o sakin dağ esintisinin yerini, elektrik yüklü, gergin bir uğultu almıştı.
    "Burası," diye fısıldadı Süvari, sesi rüzgârda neredeyse duyulmuyordu. "Bundan sonrası sende, fizikçi. Ben kendimi gizleyebilirim, ama bu ağ, iki kişilik bir gölge gerektiriyor. Dersi hatırla. Gürültüyle savaşma. Gürültü ol."
    Bu, anın kendisiydi. Bütün o eğitim, bütün o acı, bütün o hazırlık, bu tek bir an içindi.
    Aras, sırtını bir kayaya yasladı ve yere oturdu. Gözlerini kapattı. Dünyanın en tehlikeli meditasyonuna başlıyordu.
    Önce, merkezini buldu. Zihnindeki sarmalı, o içsel Sema'yı canlandırdı. O saf, turkuaz 'tutarlılık' alanı, bilincinin etrafında oluşmaya başladı. Ama bu kez, orada durmadı. Bu, sadece başlangıçtı.
    Sonra, Süvari'nin ona öğrettiği gibi, o mükemmel armoniyi bilinçli olarak bozmaya başladı. Zihnine, o kaotik ve uyumsuz iplikleri dokudu. Mardin'deki Yankı Taşı'ndan hafızasına kazıdığı o saf korku frekansını çağırdı. Dağ rüzgârının o yalnız, uğultulu notasını ekledi. Yakınlardaki bir çalılıkta saklanan bir tavşanın o telaşlı, hızlı kalp atışını hissetti ve onu da karışıma dahil etti. Kendi şüphesini, kendi yorgunluğunu, kendi öfkesini... hepsini birer enstrüman olarak kullandı.
    Bu, bir delilik senfonisi bestelemekti. Zihni, bu kakafoninin altında ezilmemek için çığlık atıyordu. Ama o, bir orkestra şefi gibi, bütün bu uyumsuz sesleri tek bir amaç için yönetti: Kamuflaj. Artık saf bir ışık değil, etrafındaki her şeyin bir yansımasıydı. O, artık bir 'varlık' değil, bir 'arka plan gürültüsüydü'.
    Süvari, elini onun omzuna koymuş, bir sigorta gibi bekliyordu. Gözleri kapalıydı ama o da Aras'ın zihninde olup bitenleri 'görüyordu'. Aras'ın bilincinin, bir an parçalanmanın eşiğine gelip, sonra tekrar toparlandığını hissetti.
    Ve sonra, Aras başardı. Etraflarında, görünmez bir 'sessizlik balonu' oluştu. Dışarıdan bakıldığında hiçbir şey değişmemişti. Ama o balonun içinde, onlar artık o psişik ağ için yoktular. Varlıkları, vadinin genel gürültüsünün içinde tamamen kaybolmuştu.
    "Şimdi," diye fısıldadı Aras, gözleri kapalıyken. Konuşmuyordu, düşüncelerini doğrudan Süvari'nin zihnine yansıtıyordu.
    Ayağa kalktılar. Ve o görünmez mayın tarlasına ilk adımlarını attılar.
    Bu, bir okyanusun dibinde, dipteki çamuru kaldırmadan yürümeye benziyordu. Aras, her adımda, o psişik savunma ağının dokunaçlarının etraflarından akıp gittiğini, ama onlara dokunmadığını hissedebiliyordu. Kovan Zihni'nin o sürekli, pasif farkındalığı, bir sis gibi üzerlerinden geçiyor ama içlerindeki boşluğu fark etmiyordu. Bu, hayatında yaptığı en zor şeydi. O 'gölge' halini korumak, aynı anda fiziksel olarak hareket etmek, zihnini bir saniye bile serbest bırakmamak... Her bir hücresi isyan ediyordu.
    iki yüz metrelik o mesafe, sanki iki yüz kilometre gibi geldi. Ama sonunda, başardılar. Kendilerini, Kovan'ın o garip, organik görünümlü duvarının dibindeki gölgelerde buldular.
    Aras, yarattığı o psişik kalkanı indirdiği an, dizlerinin üzerine çöktü. Alnından terler boşanıyordu ve zihni, sanki bir mengeneyle sıkılmış gibi ağrıyordu. Ama hayattaydılar. içeri giden ilk kapıyı açmışlardı.
    Süvari, onun yanına çöktü. Yüzünde, yorgunlukla karışık, bir takdir ifadesi vardı. "Fazla gürültü yaptın ama işe yaradı, fizikçi," diye fısıldadı.
    Sonra, ayağa kalkıp Kovan'ın duvarını incelemeye başladı. Gözleri, Aras'ın şemalarda işaretlediği, yerden yaklaşık on beş metre yukarıdaki bir havalandırma şaftını buldu.
    "Birinci aşama tamam," dedi, sırt çantasından o sessiz kancayı ve siyah ipi çıkarırken. "Şimdi, asıl eğlence başlıyor."
    Aras, başını kaldırdı ve o karanlık, metal mazgala baktı. Görünmez olanı aşmışlardı. Şimdi ise, soğuk, sert ve affetmeyen fizikle yüzleşme zamanıydı.
    1 ...