eridanusun fısıltısı

entry21 galeri
    15.
  1. Gölge Dokumak ve Tilkinin Bedeli
    Süvari'nin yüzündeki o ilk, anlık şaşkınlık ifadesi, bir su birikintisine düşen taşın yarattığı halkalar gibi yavaşça dağıldı ve yerini tekrar o hesapçı, okunması zor profesyonel maskeye bıraktı. Ama Aras, o anı yakalamıştı. O, kadının gardını düşürdüğü o kısacık anı görmüştü. Bu, ona umut verdi. Bu kadın, yenilmez değildi. Sadece oyunun kurallarını herkesten daha iyi biliyordu.
    "Müziğimi öğrendin, öyle mi?" dedi Süvari, sesinde alaycılığın yerini, bir meslektaşın diğerini sınadığı o mesafeli bir merak almıştı. "Bir şarkıyı öğrenmek, o şarkıyı besteleyebileceğin anlamına gelmez, fizikçi. Sen sadece kaosun gürültüsünü, kendi düzenli frekansınla bastırdın. Bir fırtınanın ortasında, yüksek sesle bir ninni söylemek gibi. Fırtına durmadı, sadece senin ninnin, bir anlığına ondan daha çok dikkat çekti."
    Aras, yorgunluktan bitap düşmüş bir halde, sunağın yanındaki kayanın üzerine oturdu. "Ama işe yaradı," dedi nefes nefese. "Onunla rezonansa girdim. Onu... evcilleştirdim."
    "Hayır," diye düzeltti Süvari, Yankı Taşı'nı dikkatlice yerden alıp tekrar bez torbasına koyarken. "Onu evcilleştirmedin. Ona, kendinden daha ilginç, daha tutarlı bir oyuncak verdin. Ve o, bir anlığına senin oyuncağınla oynamayı seçti. O taşın içindeki açlık hâlâ orada. O kaos, hâlâ bir sonraki zayıf anını bekliyor. Ama... evet. Ayakta kaldın. Bu, beklediğimden fazlası."
    Bu, Süvari'nin ağzından duyulabilecek en büyük iltifattı muhtemelen.
    Aramızda, batan güneşin son ışıklarıyla uzayan gölgeler kadar uzun bir sessizlik oldu. Aras, pazarlığın şimdi başlayacağını biliyordu.
    "Proje Kimera," dedi, kelimeleri birer birer seçerek. "içeri girmem gerek. Orada, ailemin ölümüyle ilgili ve projenin kendisiyle ilgili bilgilere ulaşmam lazım. Ama o psişik savunmayı aşamam. Bana 'sessizlik balonu' yaratmayı, bir 'anti-dalga' oluşturmayı öğretmen gerek. Bana gölgelerin içinde nasıl yürüneceğini öğret."
    Süvari, yüzünü ovaya, Mezopotamya'nın o ebedi ve kanlı topraklarına çevirdi. "Neden?" diye sordu. "Neden sana yardım edeyim? Bu, benim savaşım değil. Konsorsiyum, güçlü. Tehlikeli. Onlarla doğrudan bir çatışmaya girmek, akıllı bir tilkinin yapacağı son şeydir."
    "Çünkü bu dengeyi bozuyor," dedi Aras, idris'in ona öğrettiği kelimeleri kullanarak. "Siz, denge için çalıştığınızı söylediniz. Kimera, denge değil. O, bir tarafın, diğer tüm tarafları yutması demek. insanlığın ve sizin 'yankı boyutu' dediğiniz yerin arasındaki o hassas zarın yırtılması demek. Onlar, kaosu bir silaha dönüştürüyor. Ve bu, eninde sonunda herkesi, sizi bile yok eder."
    Süvari, Aras'a döndü. Gözlerinde, bir anlığına, binlerce yıllık bir yorgunluğun gölgesi geçti. "idris sana iyi ders vermiş," diye mırıldandı. "Evet, haklısın. Onlar, çocukların ellerindeki ateşle oynaması gibi, neyin kapısını araladıklarını bilmiyorlar. O 'parazitler', o cinler... Onlar, sadece basit enerji vampirleri değil. Onların da kendi düzenleri, kendi krallıkları, kendi açlıkları var. Onları bu boyuta bu kadar kitlesel bir şekilde çekmek, bir veba salgınını davet etmek gibidir. Bu, benim de işime gelmez. Kaosun ortasında pazarlık yapamazsın."
    Kabul etmişti. En azından prensipte.
    "Ama," diye ekledi, o keskin iş kadını tonuna geri dönerek. "Her hizmetin bir bedeli vardır. Benimki ağır olacak."
    "Ne istiyorsun?"
    "iki şey," dedi Süvari. "Birincisi, bir hizmet. Gelecekte, ne zaman ve nerede istersem, benden isteyeceğin yardıma eşdeğer bir hizmeti, sorgusuz sualsiz bana sunacaksın. Bu, birini bir yerden çıkarmak olabilir, bir bilgiyi getirmek olabilir, ya da belki de sadece birini oyalamak olabilir. Açık bir çek. Kabul ediyor musun?"
    Bu, ruhunu şeytana satmak gibiydi. Aras, bu kadının ondan ne isteyebileceğini hayal bile edemiyordu. Ama başka seçeneği yoktu. "Kabul ediyorum," dedi, kelimeler ağzından kurşun gibi dökülürken.
    "Güzel," dedi Süvari. "ikincisi ise daha somut. O tesise girdiğinde, benim için bir şey alacaksın. Veri veya bilgi değil. Bir nesne."
    Yere, bir çubukla kabaca bir şekil çizdi. Bu, birbirine geçmiş, karmaşık halkalardan oluşan bir nesneydi. "Buna 'Boyutsal Çapa' denir," diye açıkladı. "Konsorsiyum, onu yıllar önce Mısır'daki bir kazıdan çaldı. O, kadim bir teknolojidir. Bizim 'yankı boyutu' dediğimiz yerle, bizim fiziksel gerçekliğimiz arasında sabit bir köprü kurmaya, bir geçit açmaya yarar. Onların Kimera ajanlarını bu kadar stabil bir şekilde 'çalıştırmalarının' sebebi, bu çapadır. O çapa olmadan, o varlıklarla olan bağlantıları zayıf ve kaotik olur. O çapa, onların en büyük gücü ve aynı zamanda en büyük zaafı. Onu oradan çıkarmanı istiyorum. Mümkünse bana getir. Mümkün değilse, yok et. O teknoloji, onların elinde olamayacak kadar tehlikeli."
    Aras, şimdi kadının asıl motivasyonunu anlıyordu. Bu, sadece felsefi bir denge meselesi değildi. Bu, stratejik bir hamleydi. Rakibinin en önemli silahını ortadan kaldırmak. "Anlaştık," dedi Aras. "Sana o çapayı getireceğim."
    "Anlaştığımıza göre," dedi Süvari, ayağa kalkarak. "Ders başlıyor."
    Eğitim, Aras'ın hayal ettiğinden çok daha farklı ve çok daha zordu. idris'in öğretileri, ruhani bir yolculuk gibiydi; nazik, felsefi ve içsel keşfe dayalı. Süvari'nin eğitimi ise, bir özel kuvvetler askerinin cehennem haftası gibiydi; acımasız, pragmatik ve tamamen sonuç odaklı.
    "Unut o tek, saf, turkuaz notayı," dedi Süvari, ilk derslerine başlarken. "O, bir deniz feneri gibi 'Ben buradayım!' diye bağırmak demektir. Bizim işimiz bağırmak değil, fısıldamak. Hatta fısıldamamak bile. Bizim işimiz, ortamın gürültüsünün bir parçası olmak. Bir gölge, ışığın yokluğu değildir, fizikçi. O, etrafındaki tüm ışıkların ve renklerin, kaotik bir şekilde üst üste binerek birbirini nötrlediği yerdir. Biz, gölge dokuyacağız."
    ilk alıştırmaları, Aras'ın o 'tutarlılık' halini, o saf notasını alıp, onu bilinçli olarak 'bozmasını' gerektiriyordu.
    "Bana saf bir Do notası verme," diye komut veriyordu Süvari, gözleri kapalı bir şekilde Aras'ın aurasını 'dinlerken'. "Bana, içinde biraz hüzün, bir tutam şüphe ve paslanmış metal kokusu olan bir Do minör yedili notası ver. Spesifik ol. Karmaşık ol. Gerçek hayat gibi. Çünkü o savunma ağı, saf ve mükemmel olan her şeyi bir anomali olarak algılar. Ama kusurlu, karmaşık ve gürültülü olanı, 'normal' kabul eder."
    Aras, saatlerce uğraştı. Zihnindeki o mükemmel sarmalı alıp, ona küçük kusurlar eklemeye çalıştı. Bu, kusursuz bir mermer heykeli alıp, onu bir çekiçle yontarak sıradan bir taşa benzetmeye çalışmak gibiydi. Zihninin her bir hücresi, bu 'bozma' eylemine isyan ediyordu.
    "Hayır!" diye bağırıyordu Süvari. "Bu, hüzün değil, bu kendine acımak. Arada büyük bir fark var. Tekrar dene."
    "Bu, kayanın enerjisi değil. Bu, çamurun enerjisi. Daha sert ol. Daha yaşlı. Milyonlarca yıllık bir basıncı hisset."
    Günler, bu şekilde geçti. Aras, zihinsel ve ruhsal olarak tükenmenin eşiğine geldi. Süvari, onu sürekli olarak sınırlarının ötesine itiyordu. Sonra, en tehlikeli derse geçtiler: Yankı Taşı'nı tekrar kullanmak.
    "Şimdi," dedi Süvari, o karanlık taşı tekrar sunağın üzerine koyarak. "O kaosu yenmeyeceksin. Onunla arkadaş da olmayacaksın. Ondan küçük bir parça ödünç alacaksın. O saf, ilkel korkunun frekansını alıp, kendi enerji alanının, kendi gölgenin bir parçası olarak, bir iplik gibi dokuyacaksın. Kendi alanını, onun imzasıyla kamufle edeceksin."
    Aras, bunun delilik olduğunu düşündü. Bu, bir yangını söndürmek için, ceketinin astarına o yangından bir kor parçası dikmek gibiydi. Ama Süvari'nin gözlerindeki o sarsılmaz mantığı gördüğünde, itiraz edemedi.
    Taşa dokundu. O cehennem, tekrar zihnini doldurdu. Ama bu kez, Aras hazırlıklıydı. O kaosun içinde boğulmak yerine, bir sörfçü gibi onun dalgalarının üzerinde kalmaya çalıştı. O korku senfonisinden, sadece tek bir notayı, en saf, en ilkel dehşetin notasını izole etmeye çalıştı. Onu yakaladı ve kendi 'sessizlik balonu'nun dış katmanına, bir kamuflaj deseni gibi işlemeye başladı.
    Bu, inanılmaz bir acı ve konsantrasyon gerektiriyordu. O korku frekansını içinde tutmak, ruhunu bir asitle yakmak gibiydi. Ama başardı. Bir anlığına, o frekansı kendi aurasının bir parçası yapmayı başardı.
    Ve tam o anda, Süvari'nin gözleri büyüdü. Bir anlığına, sanki Aras orada değilmiş gibi, etrafına bakındı. "inanılmaz," diye fısıldadı. "Bir anlığına... yok oldun."
    Aras, bağlantıyı kesti ve yere yığıldı. Başı, sanki ikiye ayrılacak gibi ağrıyordu. Ama gülüyordu. Başarmıştı.
    "Bu tekniğin bedeli ağır," dedi Süvari, Aras'ın yanına gelip ona bir matara su uzatırken. "Buna 'gölge borcu' deriz. O kaosu ne kadar uzun süre içinde tutarsan, o da senden o kadar çok şey alır. Zihnini, ruhunu aşındırır. Bu yüzden, içeri gir, işini bitir ve hemen dışarı çık. Oyalanmak yok."
    Aras, ayağa kalkıp kendine geldiğinde, Süvari gökyüzünü işaret ediyordu. Gözle görülmeyen bir noktayı. "Gördün mü?" dedi.
    Aras, sadece yıldızları görüyordu. "Neyi?"
    "Bir uydu. Onların uydularından biri. Bir Kimera uydusu. Psişik ağlarını koordine etmek ve yeryüzünü taramak için kullanırlar. Normalde, genel bir tarama yaparlar. Ama senin Konya'daki o küçük partin ve burada benim taşla olan güreşin, bu sektörü yüksek alarma geçirdi. Tüm sensörlerini buraya, Torosların bu bölgesine çevirdiler. Her 72 saatte bir, derin ve odaklanmış bir tarama yaparlar. Bir sonraki tarama, iki gün sonra. O taramadan sonra, bu dağı ve üzerindeki her bir anormalliği, yani bizi, psişik olarak milimi milimine haritalandıracaklar. Sonra da, sadece sensörlerini değil, bizzat kendilerini gönderirler."
    Süvari, Aras'a döndü. Yüzü, ay ışığının altında bir mermer heykeli kadar sert ve soğuktu.
    "Penceren kapanıyor, fizikçi. iki günün var. Bu öğrendiğin sanatı mükemmelleştirip, o yılanın inine girmek için sadece iki gün. Yarından sonraki gece, o tesise giriyoruz. Ya da bu iş burada, bu dağda bitiyor."
    Aras, aşağıda, karanlık vadide yatan o şeytani kovana baktı. Sonra, yanındaki o tehlikeli ve öngörülemez müttefikine. Eğitim bitmişti. Geri sayım başlamıştı. Ve hayatının en uzun iki günü, önünde uzanıyordu.
    1 ...