eridanusun fısıltısı

entry21 galeri
    13.
  1. Mezopotamya'nın Gözü ve Tilkinin izi
    Torosların zirvelerinden ayrılmak, bir dağdan inmekten çok, bir hayalden uyanmaya benziyordu. O vahşi, yalnız ve tehlikeli dünya, Aras'ı değiştirmiş, içindeki teorik fizikçiyi soyup geriye sert, pragmatik bir hayatta kalma ustası bırakmıştı. Artık amacı sadece anlamak değil, aynı zamanda yenmekti. Ve bu yeni amaç, ona korkutucu bir netlik kazandırmıştı.
    Motosikleti, Adana'ya yakın küçük bir sanayi kasabasında, ederinin çok altında bir fiyata, soru sormayan bir hurdacıya sattı. Bu, son somut bağını da koparmak gibiydi. O andan itibaren, tamamen bir hayaletti. Güneydoğu'ya, Türkiye'nin bir ucundan diğerine uzanan yolculuğu, modern bir insanın asla seçmeyeceği bir rotayı izledi. Ana otoyollar yerine, köyleri birbirine bağlayan tali yolları kullandı. Lüks otobüsler yerine, tıklım tıklım dolu, her durakta duran, içindeki herkesin birbirini tanıdığı eski minibüslere bindi. Bazen, tarlasından şehrin pazarına mal taşıyan bir çiftçinin traktör römorkunda, bazen de gecenin serinliğinde kilometrelerce yürüyerek yol aldı.
    Bu yavaş ve meşakkatli yolculuk, aslında bir tür eğitimdi. O, artık bir yerden bir yere gitmiyordu; o, toprağın kendisini okumayı öğreniyordu. Gaziantep'in fıstık bahçelerinin enerjisiyle, Şanlıurfa'nın peygamberler tarihinin ağırlığını taşıyan toprağının enerjisi arasındaki farkı hissedebiliyordu. Harran'ın o mistik, konik evlerinin bulunduğu ovadan geçerken, Anahtar cebinde hafifçe titreyerek, binlerce yıl önce burada yapılan astronomik gözlemlerin ve ezoterik çalışmaların anısını, o kadim bilgeliğin yankısını yakaladığını hissetti.
    Pasif enerji tarama yeteneği, onun yeni pusulası ve kalkanı olmuştu. Bir kasabaya girmeden önce, uzaktan o yerin 'ruh halini' dinliyor, eğer gergin veya uyumsuz bir frekans hissederse, rotasını değiştiriyordu. Yolda karşılaştığı jandarma kontrol noktalarını, daha onlar görünmeden kilometrelerce öteden hissedip, alternatif yollara sapıyordu. O, artık Konsorsiyum'un dijital ağından değil, evrenin o temel enerji ağından bilgi alıyordu. Bir hayalete dönüşüyordu ve bu, ona acı bir özgürlük hissi veriyordu.
    Zihnindeki en büyük soru ise, varış noktasıydı: Mardin. Ve oradaki hedefi: Süvari.
    idris'in bu gizemli figür hakkındaki tanımı, zihninde dönüp duruyordu. “Ruhani dünyanın bir paralı askeridir... Yardımının bir bedeli olur... Karanlığın yöntemlerini kullanır...” Aras, şimdiye kadar karşılaştığı herkesi net bir kategoriye koyabilmişti. idris, Hacı Osman, Yusuf Usta; onlar 'ışığın' koruyucularıydı. Konsorsiyum ve parazitler ise, saf 'karanlıktı'. Peki, Süvari neredeydi? Bu ikisinin arasında, o tehlikeli gri alanda mı yaşıyordu? Ve ondan, yani bir bilim adamından, böyle bir varlık ne isteyebilirdi ki? Bu düşünceler, yolculuğun monotonluğunu delen, rahatsız edici birer tınıydı.
    Birkaç günlük zorlu yolculuğun ardından, bir sabah, onu getiren son minibüsün tozlu camından, onu gördü. Mardin'i.
    Şehir, Mezopotamya ovasının o sonsuz, dümdüz denizinden aniden yükselen dev bir dağın yamacına bir kartal yuvası gibi tünemişti. Sanki bir heykeltıraş, bütün bir dağı yontarak bu şehri yaratmıştı. Güneşin ilk ışıkları, şehrin o kendine özgü sarı kalker taşından yapılmış evlerine vurduğunda, bütün şehir altın bir alev gibi parlıyordu. Burası, bir şehir değil, bir anıttı. Tarihin, inançların ve acıların taşa dönüşmüş hali.
    Minibüsten inip, Eski Mardin'in dar sokaklarına ilk adımını attığında, şehrin enerjisi onu bir dalga gibi vurdu. Bu, istanbul'un kaosu veya Konya'nın dinginliği gibi değildi. Bu, çok daha karmaşık, çok daha kadim bir enerjiydi. Sanki onlarca farklı müzik, aynı anda, ama bir kakafoni yaratmadan, karmaşık bir armoni içinde çalıyordu. Burada, camiden yükselen ezan sesi, birkaç sokak ötedeki bir kilisenin çan sesine, onlar da dar bir sokakta konuşulan Arapça, Kürtçe ve Türkçe kelimelerin ritmine karışıyordu. Şehrin altından, sanki toprağın kendisinden gelen, daha eski, daha gizemli bir fısıltı yükseliyordu: Zerdüştlerin ateşinin, Şemsilerin güneşe yakarışının, Yezidilerin Melek Tavus'a dualarının binlerce yıllık yankısı.
    Burası, bir enerji kavşağıydı. Ve bu kadar çok katmanın, bu kadar çok sırrın olduğu bir yerde, tek bir kişiyi, bir 'tilkiyi' bulmanın neredeyse imkânsız olduğunu anladı. idris ona bir adres vermemişti. Bu da testin bir parçasıydı.
    Aras, kendine kalabalıktan uzak, eski şehrin ara sokaklarında küçük bir pansiyon buldu. Sonraki birkaç günü, bir antropoloğun bilinmeyen bir kabileyi inceler gibi, şehri gözlemleyerek geçirdi. Hiçbir şey yapmadı. Sadece oturdu, yürüdü ve dinledi. Bakırcılar Çarşısı'ndaki bir çay ocağında saatlerce oturup, esnafın konuşmalarını dinledi. Ulu Cami'nin avlusunda, Mezopotamya ovasının o nefes kesen manzarasına karşı, şehrin ruhunu hissetmeye çalıştı. Daracık, 'abbara' denilen tonozlu geçitlerin altından geçerken, taşların serinliğini ve hafızasını hissetti.
    Süvari'yi aramıyordu. Onun izini arıyordu. Bir tilki, geçtiği yerden iz bırakırdı. Ama bu izler, çamurdaki ayak izleri gibi değildi. Bunlar, insanların konuşmalarına sızmış fısıltılar, bir anlık duraksamalar, anlatılmaktan çekinilen yerel efsanelerdi.
    Bir çay ocağında, yaşlı adamların, komşularının kaybolan değerli bir kolyesini, ertesi gün yastığının altında nasıl bulduğunu anlattıklarını duydu. "Cin işi," dedi biri. Diğeri ise, "Hayır," diye fısıldadı. "Bu işleri yapan bir 'gölge' var derler bu şehirde. Ama adını anmak tekin değildir."
    Bir antikacıda, çok nadir bir Süryani el yazmasının, nasıl gizemli bir şekilde istanbul'daki bir koleksiyonerden bulunup, Mardin'deki gerçek sahibine, yani kiliseye geri döndüğünü dinledi. Antikacı, "Parayla pulla işi olmaz onun," dedi. "O, borçların dengelenmesini sever. Bir iyiliğe karşılık bir sır, bir hizmete karşılık bir sadakat ister."
    Parçalar birleşiyordu. Süvari, bir hayalet gibiydi. insanların hayatlarına dokunuyor, dengeleri değiştiriyor ve sonra tekrar gölgelere çekiliyordu. Onu arayarak bulamazdı. Belki de doğru soruyu sorarak, onu kendisine çekebilirdi.
    Ama Aras, farklı bir yol denemeye karar verdi. Bu, Süvari'nin kendisinin de kullanacağı bir yol olmalıydı. Sessizliğin yolu.
    Bir akşam, şehrin ışıkları ovada bir yıldız tarlası gibi parlarken, pansiyonun damına çıktı. Gözlerini kapattı ve Anahtar'ı kullanarak şehrin enerji alanını taramaya başladı. Ama bu kez, bir şey aramak için değil, bir 'yokluk' aramak için. idris bir bilgeyse, onun aurası sakin bir göl gibiydi. Konsorsiyum ajanları, rahatsız edici bir radyo paraziti gibiydi. Peki ya bir psişik kamuflaj ustası? Onun aurası nasıl olurdu?
    Aras, mantık yürüttü. Böyle bir kişi, dikkat çekmemek için ya enerjisini tamamen sıradan bir insanınki gibi gösterirdi - ki bu çok zordu - ya da etrafında, enerjiyi emen veya büken bir tür 'yokluk' alanı yaratırdı. Bir kara delik gibi değil, daha çok bir 'kör nokta' gibi.
    Zihnini bu frekansa ayarladı. Şehrin o karmaşık, gürültülü enerji senfonisindeki sessizliği, 'çalmayan' notayı aramaya başladı. Saatler sürdü. Ama sonra, onu buldu. Şehrin tam kalbinde değil, eteklerinde, eski Süryani mahallesinin olduğu bölgede. Diğer her yer canlı ve titreşirken, orada küçük, belli belirsiz bir 'boşluk' vardı. Sanki birisi, evrenin o bölgesinin sesini kısmıştı.
    Tilkinin izini bulmuştu.
    Ertesi gün, o 'sessizlik' alanına doğru yürüdü. iz, onu daracık taş sokaklardan, kiliselerin ve manastırların yanından geçirip, şehrin dışına, Deyrulzafaran Manastırı'na bakan bir yamaca getirdi. Manastır, güneşin altında sarı bir mücevher gibi parlıyordu. Ama iz, manastırın içinde değil, tam karşısındaki o sarp, sessiz yamaçtaydı.
    Aras, yamaca tırmandı. Orada, tek bir zeytin ağacının gölgesinde, ovaya bakan düz bir kaya vardı. Oturup beklemeye başladı. Bu, testin son aşamasıydı. Sabır. Niyet.
    Güneş batmaya başlarken, ovanın üzerine uzun gölgeler düşerken, bir an umudunu yitirecek gibi oldu. Belki de yanılmıştı. Belki de bu sadece boş bir yamacın sessizliğiydi.
    Tam ayağa kalkmaya karar verdiği an, arkasından bir ses geldi. "Bir kurdun, bir tilkinin izini bu kadar iyi sürebileceğini düşünmezdim."
    Aras, hızla arkasını döndü.
    Orada, ondan sadece birkaç metre uzakta, kayanın üzerinde biri oturuyordu. Bir saniye önce orada olmadığına yemin edebilirdi. Gürültüyle gelmemişti, gizlice sokulmamıştı. Sadece... belirmişti.
    Ve bu, beklediği gibi yaşlı, bilge bir adam değildi.
    Bu, bir kadındı.
    Otuzlarının sonlarında, belki kırklarının başındaydı. Üzerinde, yolculuk için yapılmış, pratik ama şık, siyah bir deri ceket ve pantolon vardı. Ayağında tozlu postalları. Kısa, kuzguni siyah saçları rüzgârda hafifçe dalgalanıyordu. Yüzü, keskin hatlara sahipti; yüksek elmacık kemikleri, ince bir burun ve Mezopotamya güneşiyle bronzlaşmış bir ten. Ama en çarpıcı özelliği, gözleriydi. Koyu renkli gözleri, bir avcının o rahatsız edici, her şeyi tartan zekâsıyla parlıyordu. Bu gözlerde ne idris'in babacan bilgeliği ne de dervişlerin ruhani huzuru vardı. Bu gözlerde, çölün acımasızlığı ve hayatta kalmanın keskin zekâsı okunuyordu.
    Kadın, yavaşça ayağa kalktı. Hareketleri, bir panterinki kadar akıcı ve kontrollüydü. "idris'in son gözdesi," dedi, sesi ne kalın ne de inceydi, ama içinde çöl rüzgârının kuruluğunu taşıyordu. "Dağlardan inip, bir tilkinin inine girmeye karar vermiş bir kurt. Ya çok cesursun ya da çok aptal, fizikçi."
    Aras, şaşkınlığını gizlemeye çalışarak kendini toparladı. "Süvari?" diye sordu, sesi beklediğinden daha kısık çıkmıştı.
    Kadın alaycı bir şekilde gülümsedi. "Bazen. O, sadece giydiğim pelerinlerden biri." Elini uzatmadı. Sadece Aras'ı baştan aşağı, sanki onun enerji alanının, aurasının her bir katmanını okur gibi süzdü.
    "Yardımına ihtiyacım var," dedi Aras, doğrudan konuya girerek.
    Süvari güldü. Ama bu, neşeli bir gülüş değildi. Kuru, keskin bir sesti. "Herkesin vardır. Ama benim yardımım ucuz değildir. Ve benim para birimim, senin bildiğin türden değil."
    Kayaların üzerinden yavaşça Aras'a doğru yürüdü. Aras, istemsizce bir adım geri çekildi. Kadının varlığı, inanılmaz derecede yoğundu. Ne iyi ne de kötüydü; o, saf, filtresiz bir güçtü.
    Tam önünde durdu ve gözlerinin içine baktı. Aras, o an, kadının sadece gözbebeklerine değil, ruhunun derinliklerine baktığını hissetti.
    "Önce," dedi Süvari, sesi şimdi bir fısıltı kadar alçak ama bir kırbaç kadar keskindi. "O yardımı hak edip etmediğini görmem gerek. idris sana yolu gösterir, Aras Kaan. Ama yolda yürüyüp yürüyemeyeceğini kanıtlamak, sana düşer. Ve benim yolum, dikenlerle doludur."
    Aras, aradığı müttefiki bulmuştu. Ama müttefikinin, düşmanlarının birçoğundan daha tehlikeli olabileceğini o an anladı.
    1 ...