eridanusun fısıltısı

entry21 galeri
    11.
  1. Kırık Pusula ve Dijital Hayaletler
    Hacı Osman'ın odaya girdiği an, huzurlu evin üzerine çöken o manevi sessizlik, bir cam gibi kırılarak tuzla buz oldu. Yerini, Aras'ın artık çok iyi tanıdığı, metalik ve soğuk bir gerginlik aldı. Bu, avcının nefesiydi. Konsorsiyum'un o her şeyi gören, teknolojik gözü, Konya'nın üzerinde birleşmiş ve şimdi bu küçük eve doğru, bir lazer ışını gibi odaklanmıştı.
    "Ne kadar zamanımız var?" diye sordu Aras, sakin kalmaya çalışarak sırt çantasını omuzuna atarken. Sesinin titremesine engel olamamıştı.
    "Zamanımız yok, oğul," dedi Hacı Osman, yüzü kireç gibiydi. "Onların gelişi, şimşeğin gelişine benzer. Önce ışığını görürsün, sonra gök gürler. Biz, ışığı gördük. Gök gürlemeden gitmen gerek."
    Artık idris'in ağına ait planlı bir kaçış için vakit yoktu. Bu, bir doğaçlama, bir hayatta kalma mücadelesi olacaktı. Hacı Osman, Aras'ı evin arka kapısından, komşu evlerin bahçelerinden oluşan bir labirente çıkardı. Elif Nene, kapıda durup Aras'ın arkasından sessiz bir dua mırıldandı. Aras, yaşlı kadının yüzünde korku değil, metanet gördü. Onlar, bu görünmez savaşın asırlık neferleriydi ve bedel ödemeye alışkındılar. Bu düşünce, Aras'ın içini hem suçlulukla hem de kararlılıkla doldurdu. Bu insanlar yüzünden tehlikedeydi, ama aynı zamanda onlar için savaşmalıydı.
    "Seni, pazar için kasabaya mal götüren Halil'in kamyonetine atacağız," diye fısıldadı Hacı Osman, alçak bir duvarın üzerinden atlarken. "Seni şehrin dışına kadar götürür. Sonrası Allah kerim."
    Bu kaçış, istanbul'dan olandan çok daha kaotik ve tehlikeliydi. Her sokak başında, sıradan görünen ama duruşlarındaki o askeri disiplinle kendilerini belli eden adamlar görebiliyorlardı. Şehrin çıkış noktalarını tutuyorlardı. Aras, bu kovalamacanın ortasında, son birkaç günde öğrendiği o yeni yeteneği kullanmak zorunda olduğunu anladı. Ama bu kez farklı bir şekilde.
    Gözlerini kapatıp, o tam 'tutarlılık' haline girmeye çalışmadı. Bu, bir işaret fişeği yakmak olurdu. Onun yerine, daha hafif, daha kontrollü bir odaklanma denedi. Zihnini, o sarmalın geometrisine hafifçe akortlayarak, bir tür pasif radar gibi kullanmaya başladı. Etrafındaki enerji alanlarını 'dinliyordu'. Ve işe yaramıştı. Konsorsiyum'un ajanlarının varlığı, şehrin o sakin, ruhani enerji alanında, statik bir parazit gibi, soğuk ve uyumsuz birer nokta olarak beliriyordu. Kör değildi artık. Tehlikenin nerede olduğunu hissedebiliyordu.
    "O sokağa girme," diye fısıldadı Hacı Osman'ı kolundan tutarak. "iki kişi köşede bekliyor."
    Yaşlı adam şaşkınlıkla ona baktı, ama sorgulamadı. "Peki," dedi. "Gel o zaman."
    Aras'ın bu yeni, sezgisel rehberliğiyle, avcıların ağındaki boşluklardan birer yılan gibi süzüldüler. Bu, inanılmaz derecede yorucu bir eylemdi. Zihnini sürekli olarak yarı meditatif bir halde tutmak, aynı anda fiziksel olarak hareket etmek ve çevreyi analiz etmek, beynini bir süper bilgisayar gibi çalıştırıyordu.
    Sonunda, şehrin sanayi bölgesinde, sebze kasalarıyla dolu eski bir kamyonetin yanında bekleyen Halil'i buldular. Hacı Osman, Halil ile fısıldaşarak konuştu. Halil, Aras'a şüpheyle baktı ama yaşlı adama olan saygısından bir şey demedi. Aras'ı, kamyonetin arkasındaki brandanın altına, domates kasalarının arasına sakladı.
    Tam kamyonet hareket etmek üzereyken, o yakın tehlike anı yaşandı. Sokağın başında, sivil plakalı iki araba durdu ve içinden dört adam indi. Hızlı ve profesyonel hareketlerle sokağı kapattılar. Bir yol kontrolüydü. Ama kimlik kontrolünden çok, bir avdı bu.
    Aras, brandanın altındaki karanlıkta, nefesini tutarak bekledi. Kalbi, sanki kasaları titretiyordu. Ajanlardan ikisi, kamyonete yaklaştı. Birinin elinde, tablet benzeri bir cihaz vardı. Bir tür sensör. Muhtemelen biyometrik imzaları veya enerji alanlarını tarıyordu.
    "Aç bakalım arkasını, amca," dedi adamlardan biri, sesi soğuk ve emrediciydi.
    Halil, "Hay hay, memur bey," diyerek kamyonetten indi. "Kasabaya mal götürüyoruz, sabah pazarına."
    Aras, o an her şeyin bittiğini düşündü. Cihaz onu kesinlikle tespit edecekti. Panik, zihninin kontrolünü ele geçirmek üzereydi. Ama sonra, sarnıçtaki o anı hatırladı. Parazitlerin saldırısını. Korkunun, onların en büyük silahı olduğunu.
    Derin bir nefes aldı ve tüm iradesiyle, kendini 'boşalttı'. Tutarlılık halini yaratmaya çalışmadı. Tam tersini yaptı. Zihnini susturdu, enerjisini en aza indirdi, kalp atışlarını yavaşlattı. Bir nevi ruhani kamuflaj. Kendi biyolojik imzasını, etrafındaki domates kasalarının o cansız, organik enerjisiyle birleştirmeye çalıştı. Bir hayalet olmaya değil, bir sebze olmaya çalışıyordu.
    Ajan, elindeki cihazı kamyonetin arkasına doğru tuttu. Aras, cihazdan yayılan o ince, tarayıcı 'ping'i hissedebiliyordu. Cihazın ekranında ne gördüğünü bilmiyordu. Bir anlık, sonsuzluk gibi gelen bir sessizlik oldu.
    "Tamam," dedi ajan, sıkılmış bir sesle. "Sadece organik madde. Devam et."
    Halil, hiçbir şey belli etmeden brandayı geri kapattı ve şoför koltuğuna oturdu. Kamyonet, yavaşça hareket edip, ajanların arasından geçerek şehrin dışına doğru yol aldı. Aras, en az on dakika boyunca, o sıkışık ve karanlık yerde kımıldamadan yattı. Hayatını, bir anlık zihin kontrolüne ve bir kasa domatese borçluydu.
    Şehrin ışıkları tamamen arkada kaldığında, Halil kamyoneti durdurdu. Aras dışarı çıktığında, kendini Anadolu bozkırının ortasında, yıldızların altındaydı.
    "Bundan sonrası sana kalmış, delikanlı," dedi Halil. "Benim yolum bu taraf. Senin yolun açık olsun." Ve geldiği gibi, gecenin içinde kaybolup gitti.
    Aras, hayatında ilk defa gerçekten tek başınaydı. idris'in ağı yoktu, güvenli bir ev yoktu, bir sonraki adımı söyleyecek bir rehber yoktu. Elinde sadece bir sırt çantası, bir Anahtar ve zihninde tek bir kelime vardı: Kimera.
    Bu, kırık bir pusulayla bilinmeyen bir okyanusa açılmak gibiydi.
    Sonraki birkaç gün, bir hayaletin hayatını yaşadı. Gündüzleri tarlalarda veya küçük köylerin kahvehanelerinde vakit geçiriyor, geceleri ise otostop çektiği kamyonlarda veya otobüs terminallerinde uyuyordu. Mümkün olduğunca az para harcıyor, sadece nakit kullanıyor, asla aynı yerde iki kez yemek yemiyordu. Sürekli hareket halindeydi.
    Ama asıl sorun, bilgiydi. Kimera hakkında nasıl bilgi bulabilirdi? internete girmesi intihar olurdu. CERN'deki veya diğer akademik kurumlardaki bağlantılarını kullanamazdı. Bir zamanlar parmaklarının ucunda olan o devasa bilgi evreni, şimdi ona tamamen kapalıydı. Zekası ve bilgisi, en büyük gücü iken, şimdi en büyük prangasıydı.
    Ankara'ya yakın bir kasabadaki bir caminin avlusunda, abdest alan yaşlıları izlerken, çaresizliğin doruğundaydı. Bir şekilde idris'e ulaşması gerekiyordu. Ama nasıl?
    Anahtar'ı eline aldı. Belki de iletişim, sadece tek yönlü değildi. Belki o da bir 'ping' gönderebilirdi. Ama bu kez geniş bir alana değil, tek bir hedefe. idris'in zihninde bıraktığı o kadim, bilge enerji imzasına.
    Gözlerini kapattı. Tüm dikkatini, idris'in irfan Sahaf'taki varlığına, sesinin tınısına, gözlerindeki o sakinliğe odakladı. Sonra, zihnindeki o tek kelimeyi, 'Kimera'yı, bir mermi gibi, idris'in o enerji imzasına doğru 'düşündü'. Bu bir istek, bir soruydu.
    Cevap, anında gelmedi. Saatler sonra, bir otobüs terminalinde uyuklarken, bir rüyanın içinde geldi. Rüyasında, babasının Cenevre'deki çalışma odasındaydı. Babası, bilgisayarının başında oturuyordu. Arkası Aras'a dönüktü. Tek bir cümle söyledi: "Bir dijital hayaleti avlamak için, kendin bir hayalete dönüşmelisin. Ama bazen, en iyi hayaletler, en çok gürültünün olduğu yerde saklanır. Cevap, yarattığın gelecekte değil, gömdüğün geçmişte, Aras."
    Aras, kan ter içinde uyandı. Mesajı almıştı. idris, ona doğrudan bir cevap vermemiş, onu kendi kaynaklarına yönlendirmişti. Gömdüğün geçmişte... Babasının sabit diskleri. Cevap oradaydı.
    Ama o disklere erişmek için, temiz, güçlü ve internete kesinlikle bağlı olmayan bir bilgisayara ihtiyacı vardı. Bu, onu yeni bir dünyaya, teknolojinin yeraltı dünyasına itecekti.
    Ankara'ya giden ilk otobüse bindi. Başkent, anonimlik için en iyi yerlerden biriydi. Birkaç günlük araştırmanın ardından, Ulus'taki eski hanlardan birinde, aradığını buldu. Burası, bilgisayar tamircilerinin, ikinci el parça satıcılarının ve karanlık işler çeviren 'hacker'ların bulunduğu bir teknoloji pazarıydı.
    Aras, eski bir üniversite öğrencisi kimliğine bürünerek, tez projesi için çevrimdışı bir veri kurtarma işi yapması gerektiğini anlattı. Yeterince para ödediğinde, kimse daha fazla soru sormadı. Onu, bir dükkânın bodrum katındaki, penceresiz, her türlü donanıma sahip bir odaya götürdüler. Tam aradığı yerdi.
    Sırt çantasından, babasının o kutsal emanetlerini çıkardı. Sabit disklerden birini, temiz bilgisayara bağladı. Ve hayatının en zorlu arkeolojik kazısına başladı. Babasının şifreleme katmanları, bir Mısır firavununun mezarını koruyan lanetler ve tuzaklar gibiydi. Her bir katmanı kırmak, saatler süren bir odaklanma ve deha gerektiriyordu. Bu süreçte, babasının sadece bir nörobilimci değil, aynı zamanda dünya standartlarında bir şifreleme uzmanı olduğunu da anladı.
    iki gün sonra, uykusuz ve kahveyle ayakta dururken, son kapıyı da açtı. Ekranda, "CHIMERA_ACTIVE" adında tek bir dosya belirdi. Üzerine tıkladığında, içi, Aras'ın kanını donduran verilerle doluydu.
    Bunlar, sadece notlar değildi. Şifrelenmiş iletişim kayıtları, deneklerin beyin dalgalarını gösteren grafikler, başarısız deneylerin otopsi raporları ve babasının son video günlüğü.
    Görüntüde, babasının yüzü her zamankinden daha yorgun ve daha korkmuştu. "Başardılar," diye fısıldıyordu. "Proje Kimera... bu sadece bir teori değil. Onlar, bizim 'parazit' dediğimiz, 'cin' dedikleri o varlıklarla teknolojik bir arayüz kurmanın bir yolunu buldular. Bu, bir simbiyoz değil, bir istila. Seçilmiş deneklerin beyinlerine yerleştirdikleri bir implant aracılığıyla, bu varlıkların boyutsal algılarını, insan beyninin işlem gücüyle birleştiriyorlar. Sonuç? Telepatik iletişim kurabilen, normal bir insanın düşüncelerini okuyabilen, hatta zayıf zihinleri kontrol edebilen hibrit ajanlar. istanbul'da bizi takip edenlerin o tuhaf koordinasyonunun sebebi buydu. Onlar, ilk prototiplerdi. Kovan zihni... onlar gerçek bir kovan."
    Video kesilip, bir dizi koordinat ve bir tesisin şeması ekrana geldi.
    "Ana üsleri," diye devam etti Cihan Kaan'ın sesi, artık bir fısıltıdan ibaretti. "Tüm operasyonun kalbi. insanlığın ruhunu alıp, onu bir silaha dönüştürdükleri o lanetli yer."
    Aras, ekrandaki koordinatlara baktı. Midesine, buz gibi bir kramp girdi.
    Tesis, Toros Dağları'nın kalbinde, ücra bir vadideydi. Anne ve babasının "kaza" geçirdiği o Hitit yerleşkesine, sadece otuz kilometre uzaklıkta.
    O an, her şey birleşti. Babası ve annesi, tesadüfen bir ipucu bulmamıştı. Onlar, bu yılanın inini keşfetmişlerdi. Ve o in, onları yutmuştu.
    Aras, sandalyeden kalktı. Gözleri, ekrandaki koordinatlara kilitlenmişti. Yolculuğu, artık ruhani bir arayış değildi. Konya'daki o huzurlu günler, artık çok uzakta kalmış bir rüya gibiydi. Pusulası artık kırık değildi. Tek ve net bir yönü gösteriyordu.
    intikam.
    Ama bu, sadece kişisel bir intikam değildi. Bu, tüm insanlık içindi. Yılanın inine geri dönecekti. Ama bu kez, kurban olarak değil. Bu kez, elinde babasının bilgisi, idris'in bilgeliği ve kendi içinde uyandırdığı o yeni güçle, bir avcı olarak dönecekti.
    Yolculuk, başladığı yere geri dönmüştü. Ama bu, bir çemberin kapanışı değil, bir sarmalın bir üst seviyeye çıkışıydı.
    1 ...