eridanusun fısıltısı

entry21 galeri
    5.
  1. Taştan ve Fısıltıdan Olanlar
    Zaman, irfan Sahaf'ın kapısının ardında farklı bir fizik yasasına tabi gibiydi. Dışarıda, Kapalıçarşı'nın damarlarında akan insan seli, akşamın alacakaranlığıyla birlikte yavaş yavaş çekiliyor, geriye günün yorgunluğunu ve satılamamış malların hayal kırıklığını bırakıyordu. Ama dükkânın içinde, tozlu rafların ve binlerce kitabın sessiz tanıklığında, zaman birikmiş, katmanlaşmış ve neredeyse dokunulabilir bir hale gelmişti. Aras, elinde tuttuğu pirinç nesneye bakarken, bu birikmiş zamanın ağırlığını avucunun içinde hissedebiliyordu.
    idris gitmişti. Bir veda ya da bir sonraki buluşmaya dair bir ipucu bırakmadan, avlunun gölgelerinde bir duman gibi eriyip kaybolmuştu. Geriye sadece bu imkânsız nesne, bir bardak soğumuş çay ve havada asılı kalan o son, rahatsız edici cümle kalmıştı: “Bu şehrin fısıltılarını dinleyen tek akıllı yaşam formu sen değilsin. Bazıları taştan daha eskidir ve insanları pek sevmezler.”
    Aras, bir fizikçiydi. Onun dünyası ölçülebilir, test edilebilir, denklemlerle ifade edilebilir verilerden oluşuyordu. Elindeki nesne ise bu dünyanın tüm kurallarına bir hakaretti. Bir usturlaba benziyordu, evet. Ama iç içe geçmiş halkaları, bilinen hiçbir astronomik veya matematiksel mantığa uymuyordu. Yüzeyindeki semboller, ne Yunan ne Arap ne de Babil takımyıldızlarına benziyordu. Bazıları, bir hücrenin mitoz bölünmesini andıran biyomorfik şekiller, bazıları ise sanki bir ses dalgasının katılaşmış hali gibi duran titreşimli desenlerdi.
    Nesneyi gözüne yaklaştırdı. Pirinç yüzey, loş ışıkta bile sanki kendi içinden gelen bir parıltıya sahipti. Halkaları parmağıyla hareket ettirmeye çalıştı, ama kımıldamadılar. Sanki tek bir katı parçadan dökülmüş gibiydiler. Ancak Aras, gözünü kısıp dikkatle baktığında, halkaların birleştiği yerlerde neredeyse algılanamaz, mikroskobik bir hareket olduğunu fark etti. Bir hareket değil, bir titreşim. Sanki nesne, duyulamayan bir frekansta sürekli olarak rezonans halindeydi.
    Bu bir makine değildi. Bir alet de değildi. Bu, Aras’ın daha önce hiç karşılaşmadığı bir madde formuydu. Belki de bir tür programlanabilir madde, ya da kuantum düzeyde çevresiyle sürekli etkileşim halinde olan bir rezonatör. Babasının notlarında okuduğu, sesin madde üzerindeki etkisini inceleyen ‘simatik’ (cymatics) bilimiyle ilgili teoriler aklına geldi. Belirli frekansların, kum taneciklerini veya su damlalarını nasıl karmaşık geometrik desenlere sokabildiğini gösteren deneyler. Ya bu nesne, sadece bir frekansın değil, karmaşık bir bilgi paketinin, bir düşüncenin, bir ‘fısıltının’ maddeye bürünmüş hali ise?
    Dükkândan dışarı adım attığında, şehir ona farklı görünmeye başladı. Artık sadece binalardan, sokaklardan ve insanlardan oluşan bir yer değildi. idris’in sözleri, zihnine yeni bir filtre takmıştı. Her köşe başında, her karanlık geçitte, her eski çeşmenin yosunlu taşında bir potansiyel görüyordu. Bir potansiyel tehlike.
    “Bazıları taştan daha eskidir…”
    Bu ne anlama geliyordu? Metaforik bir anlatım mıydı, yoksa kelimenin tam anlamıyla mı konuşuyordu? Aras’ın bilimsel zihni, olası açıklamaları sıralamaya çalıştı. Belki de şehrin altında yaşayan, bilinmeyen ekstremofil organizmalardan bahsediyordu. Ya da belki de, babasının teorilerinde bahsettiği o paralel boyutlarda yaşayan, bizim gerçekliğimize sızabilen varlıklardı. Babası onlara "Akaşik parazitler" adını vermişti; bilincin aurasına yapışan, korku, öfke, şüphe gibi negatif duygularla beslenen enerjetik varlıklar. Halk arasında onlara verilen isim daha basitti: Cinler.
    Aras bu düşünceyi zihninden atmaya çalıştı. Bu, bilimin değil, folklorun alanına giriyordu. Ama sonra CERN'deki o sinyal aklına geldi. O da bilimin sınırlarının dışındaydı. Babasının ve annesinin ölümü de öyle. Belki de folklor dediği şey, insanlığın binlerce yıldır bu ‘parazitlerle’ olan etkileşimlerini açıklamak için bulduğu, zamanla mitlere dönüşmüş bir savunma mekanizmasıydı.
    Sultanahmet'e doğru geri yürürken, her zamanki turist kalabalığı bu kez ona farklı bir his veriyordu. Artık sadece insanlar değillerdi. Onlar, birer enerji kaynağıydı. Kahkahaları, telaşları, hayranlıkları, hayal kırıklıkları... Hepsi, görünmez bir okyanusa yayılan dalgalardı. Ve eğer avcılar varsa, bu okyanus onlar için zengin bir avlanma sahası olmalıydı.
    O an hissetti.
    Ensesindeki tüyleri diken diken eden, ani bir soğukluk. Birinin onu izlediği hissi. Ama bu, Cenevre'deki o siyah Audi'nin yarattığı somut, fiziksel bir takip hissi değildi. Bu daha derindi. Sanki birisi, derisinin altından, doğrudan zihnine bakıyordu.
    Yavaşça arkasını döndü. Kalabalık her zamanki gibi akıyordu. Ama bir anlığına, Ayasofya'nın devasa siluetinin önündeki bir sütunun gölgesinde, bir figür gördüğünü sandı. Uzun, ince, orantısız bir figür. Normal bir insanın duramayacağı kadar eğik duran, sanki eklemleri yanlış yerlerdeymiş gibi görünen bir karaltı. Gözleri o noktaya odaklandığı an, karaltı bir duman gibi dağılıp yok oldu. Geriye sadece taş sütunun soğuk gölgesi kalmıştı.
    Aras'ın kalbi hızla çarpıyordu. Bu bir hayal miydi? Yorgunluk ve paranoyanın bir oyunu mu? Ama o his, o buz gibi dokunuş, çok gerçekti.
    Yoluna devam etti, adımlarını hızlandırdı. Ama artık yalnız olmadığını biliyordu. Onu fark etmişlerdi. Elindeki o pirinç nesne, karanlıkta yanan bir fener gibiydi ve etrafına sadece güveleri değil, başka şeyleri de çekiyordu. Oteline yaklaştığı dar sokaklardan birinde, bu kez daha belirgin bir şey oldu. Kulağının dibinde, bir fısıltı duydu. Ama bu, CERN'de duyduğu o yapısal, neredeyse matematiksel fısıltı değildi. Bu, alaycı, tıslayan bir sesti. Ezanın melodisini taklit ediyor, ama notaları bozuyor, armoniyi bir kakafoniye çeviriyordu. Sanki birisi, kutsal bir şarkıyı alıp ona küfrediyordu.
    Aras koşmaya başladı. Otel odasının kapısını arkasından kilitlediğinde nefes nefeseydi. Sırtını kapıya yaslayıp yere çöktü. Elindeki pirinç usturlap, sanki o kötücül enerjiyi emmiş gibi, dokunulamayacak kadar soğuktu.
    Bu bir sınavdı. idris, onu sadece bir komplo hakkında bilgilendirmek için çağırmamıştı. Onu bu savaşın içine atmıştı. Ve ilk kuralı öğreniyordu: Bu savaşta, en büyük düşmanı dışarıdaki gölgeler değil, içindeki korkuydu. O parazitler, korkuyla besleniyordu. Korktuğu an, onlara kapıyı açmış oluyordu.
    Ertesi gün, Aras dükkâna geri döndü. Yüzü solgun, gözleri uykusuzdu. idris, sanki hiç ayrılmamış gibi, aynı taburede oturmuş, eski bir kitabı onarıyordu. Aras'ı görünce başını kaldırdı. Gözlerinde ne bir şaşkınlık ne de bir merak vardı. Sadece bilgelik dolu bir anlayış.
    "Gecen hareketli geçmiş anlaşılan," dedi sakince.
    "Beni yem olarak kullandınız," dedi Aras, sesindeki öfkeyi bastırmaya çalışarak. "Onların dikkatini çekmem için beni oraya gönderdiniz."
    "Yem değil, Dr. Kaan. Olta," diye düzeltti idris. "Bir balıkçının, denizde balık olup olmadığını anlamak için oltasını suya atması gerekir. Sen, bu şehrin görünmez okyanusuna atılan oltaydın. Ve görünen o ki, denizde hayat var."
    "Hayat mı? Onlar... Onlar saf bir kötülük gibiydi. Alaycı, nefret dolu."
    "Kötülük, göreceli bir kavramdır," dedi idris. "Bir aslan, bir ceylanı avladığında kötü müdür? O sadece doğasını takip eder. O varlıklar da öyle. Onlar, bizim gerçekliğimizin bir alt katmanında, bir yankı boyutunda yaşarlar. Bizim güçlü duygularımız, özellikle de korku ve öfke, onların boyutuna sızar ve onlar için bir besin kaynağı olur. Binlerce yıldır bizimle birlikte evrimleştiler. Onlar, insanlığın gölgesidir. Ne zaman bir yerde büyük bir acı, büyük bir savaş, büyük bir korku yaşansa, onlar oraya üşüşürler. Ve bu şehir... Bu şehir, büyük acıların ve büyük zaferlerin başkentidir. Toprağı, anılarla ve duygularla doludur. Onlar için bir ziyafet sofrasıdır."
    Aras, elindeki nesneyi tezgâhın üzerine koydu. "Bu şey... Onları çekti."
    "Hayır," dedi idris. "Bu şey, senin onları fark etmeni sağladı. Onlar her zaman oradaydı. Ama sen, bir radyo gibi, sadece tek bir istasyona, yani fiziksel dünyaya ayarlıydın. Bu Anahtar, senin frekans aralığını genişletti. Artık diğer istasyonlardan gelen parazitleri de duyabiliyorsun. Şimdi öğrenmen gereken, o parazitleri filtreleyip, asıl yayını, yani o ilk fısıltıyı net bir şekilde duymak."
    "Nasıl?" diye sordu Aras çaresizce. "Ben bir bilim adamıyım, bir şaman değil."
    "Bilim ve büyü, aynı dağın iki farklı yamacından zirveye tırmanmaya benzer," dedi idris, ayağa kalkarak. "Yolları farklıdır ama vardıkları yer aynıdır: Gerçeğin özü. Baban bunu denklemlerle yapmaya çalıştı. Sen, denklemlerle deneyimi birleştireceksin. Şimdi, zihninin o gürültülü kısmını, her şeyi analiz etmeye, kategorize etmeye, yargılamaya çalışan o bilim adamını susturman gerekiyor."
    idris, Aras'ı dükkânın arkasındaki küçük, penceresiz bir odaya götürdü. Odada sadece bir kilim ve birkaç minder vardı. "Otur," dedi. Aras mindere oturdu. idris, pirinç Anahtar'ı onun önüne koydu.
    "Gözlerini kapat. Nefesini dinle. Sadece al ve ver. Düşünceler gelecek, bırak gelsinler. Onlara tutunma, onları yargılama. Onlar, nehrin üzerindeki yapraklar gibi, bırak akıp gitsinler."
    Aras denedi. Ama zihni bir fırtına gibiydi. Dünkü karaltı, tıslayan fısıltı, babasının yüzü, CERN'deki monitörler... Her şey birbirine giriyordu.
    "Yapamıyorum," dedi birkaç dakika sonra. "Zihnim susmuyor."
    "Çünkü onu susturmaya çalışıyorsun," dedi idris'in sakin sesi. "Ateşi ateşle söndüremezsin. Zihni, zihinle yenemezsin. Ona odaklanacak bir şey ver. Anahtar'a odaklan."
    "Ama gözlerim kapalı."
    "Fiziksel gözlerinle değil. Üçüncü gözünle. Babanın sana anlattığı o kapıyla. Sadece onun varlığını hisset. Önünde duran o nesnenin ağırlığını, soğukluğunu, titreşimini hisset. Bırak, zihnindeki tüm gürültüyü bir paratoner gibi üzerine çeksin."
    Aras tekrar denedi. Bu kez farklı bir yaklaşım benimsedi. Savaşmayı bıraktı. Sadece hissetmeye çalıştı. Nefes alıp verdikçe, zihnindeki o fırtına dinmeye başladı. Düşünceler hâlâ oradaydı, ama artık merkezde değillerdi. Merkeze, Anahtar'ın o sessiz, titreşen varlığı yerleşmişti.
    Ve sonra, bir şey oldu.
    Bilinçli bir eylem değildi. Sanki bir kilit, paslı yuvasında dönmüştü. Aras, bir anlığına, gördü.
    Gözleri kapalıydı ama zihninin perdesinde bir görüntü oluştu. Artık dükkânın arka odasında değildi. Şehrin üzerinde, bir kuş gibi süzülüyordu. Ama gördüğü şehir, binalardan ve sokaklardan oluşmuyordu. Burası, bir ışık ve enerji ağıydı. Ayasofya, Sultanahmet Camii, Süleymaniye... her biri, toprağın derinliklerinden gökyüzüne yükselen devasa ışık sütunlarıydı. Bu sütunlar, yerin altında, parlak nehirler gibi akan enerji hatlarıyla, yani ley hatlarıyla birbirine bağlıydı. Şehir, yaşayan, nefes alan dev bir devre kartı gibiydi.
    Sonra o karanlık düğümleri gördü. Enerji ağının üzerinde, ışığı emen, etraflarındaki akışı bozan ur benzeri, karanlık noktalar. Dün gece gördüğü parazitler. Onlar, bu ışık nehirlerinin kenarlarında pusuya yatmış, zayıf ve korkmuş enerjilerden beslenen yırtıcılardı.
    Ve hepsinin ötesinde, bu ışık ağının ve karanlık düğümlerin arkasında, her şeyi kaplayan o arka plan titreşimini hissetti. CERN'de duyduğu fısıltı. Ama bu kez bir fısıltı değil, evrenin kendisinin temel rezonansıydı. Her şeyin bağlı olduğu o sonsuz, sakin ve güçlü OM sesi. O, bir anlığına, babasının "Akaşik Alan" dediği okyanusa bir parmağını dokundurmuştu.
    Vizyon, geldiği gibi aniden kayboldu. Aras, gözlerini açtığında kendini yine o küçük, loş odada buldu. Ter içindeydi ve kalbi deli gibi atıyordu. Ama bu kez korkudan değil, hayranlıktan. inanılmaz bir şeyi başarmıştı.
    idris, kapının eşiğinde duruyordu. Yüzünde bilge bir gülümseme vardı. "Hoş geldin," dedi. "Artık dinlemeyi öğrendin. Şimdi, o şarkıdaki belirli bir notayı bulma zamanı."
    Yaşlı adam, Aras'ın önüne eski bir istanbul haritası serdi. Ama bu, turistik bir harita değildi. Üzerinde, Aras'ın vizyonunda gördüğü o ley hatları ve güç merkezleri işlenmişti. idris'in parmağı, bilinen büyük camilerin biraz uzağında, daha küçük bir noktayı işaret etti.
    "Yerebatan Sarnıcı," dedi. "Romalılar onu şehrin su ihtiyacını karşılamak için inşa ettiklerini sandılar. Ama asıl amacı farklıydı. Su, hafızayı ve enerjiyi en iyi depolayan elementlerden biridir. O sarnıç, yüzlerce yıldır bu şehrin dualarını, korkularını, zaferlerini ve acılarını biriktiren dev bir bataryadır. Ve o bataryanın içinde, diğerlerinden farklı titreşen bir yer var."
    Parmağı, sarnıcın en dibindeki, ters duran Medusa başlarından birini gösteriyordu.
    "Görevin bu," dedi idris. "Oraya git. Kalabalığın gürültüsünü, parazitlerin fısıltılarını ve kendi zihninin şüphesini filtrele. Anahtar'ı kullan ve sadece o notayı, o taşın şarkısını dinle. O taş sana, bu komplonun bir sonraki parçasının nerede olduğunu söyleyecek."
    Aras, haritadaki o küçük noktaya bakarken, maceranın ikinci aşamasının başladığını anladı. Artık sadece bir kurban veya kaçak değildi. Artık elinde bir harita ve bir anahtar vardı. O, bir kâşifti. Ve keşfedeceği yer, bilinmeyen bir kıta değil, bizzat gerçekliğin kendisiydi.
    1 ...