tarifi binlerce yıldır kesin olarak yapılamamış bir kavram olmasına ve bir o kadar da görece olmasına rağmen
yine de çorbada benim de tuzum olsun diye bir tanım da ben yapmak istiyorum izninizle.
aşkın tamamiyle duygu ve düşünceden ileri geliyor olmasından ötürü, genelde hep sanatçılar ve düşünürler tarafından
yapılmıştır aşkın tanımı. çoğuna göre hep bir anafikir üzerinde durulmuştur: aşkın insanın gözlerini kör etmesi,
aşık olan bünyenin bir anlamda etrafında olup biten olaylara kayıtsız kalması, onları görememesi esasına dayanır
bu anafikir.
fakat bir de şu bakış açısı vardır:
insanoğlunu yaratılışı itibariyle beş duyu organının beyni ile bağlantılı sinir hücrelerinde, kalbinin duyguları ve
hislerine göre kan basıncını ayarladığı bölgesinde kara bir tül perdeye benzer bir engel olduğunu varsayalım. bu
engel nedeniyle gördüğü herşey silik, duyduğu her ses boğuk, kokladığı her koku karışık, tattığı her tat acımsı,
dokunduğu her nesne bulanıktır. aşk ise, bu transparan perdeleri bir anda panjurun içine çeken sihirli bir el
gibidir. aşık olan bir insanın gördüğü güzel bir kadın, erkek, çocuk, yaşlı, ev, sokak, manzara, şehir daha bir güzeldir;
duyduğu her güzel ses, müzik, yankı daha anlamlıdır, kokladığı her güzel koku daha baş döndürücü, tattığı her güzel
tat daha lezzetli, dokunduğu her güzel nesne daha somuttur. bu aşk bittiğinde ise, daha doğrusu biterken, bu
kara perdeler yavaş yavaş tekrar musallat olur. ve malesef insan her seferinde "gerçekliğe!!" dönüş yaptığı için
mutlu hisseder kendini belli bir süre. sonrasında akıl almaz bir sıkıntı. nedeni ise, gerçek "gerçekliği" bir kere
tatmış olmasındandır. insanları düşünmeyen, konuşmayan, fikirlerini beyan etmekten yoksun, duygu yoksulu birer
organizma haline getirmeye çalışan dünya düzenlerinin "gerçekliği", keşmekeşliği, büyük ve egzoz kokan şehirlerin
insanı yutan kaosu "gerçek"tir hep. ve aşık olan insanı hep tehdit ederler. "işine önem vermelisin, sınavların kötü
geçerse yandın!, hayat bu değil, okulunu bitirmelisin, adam olmalısın, iş güç sahibi olmalısın!!" eğer bu dünyaya
göre düşünürsek, kendi kendimize yalan söyleyebildiğimiz sürece mutlu olabiliriz ancak. ya da, "kendi gerçeklerimizi"
kabul ettiğimiz zaman. kendi gerçekliğimiz ise, hiçbir engel olmaksızın tamamen özgür bir kalp, beş duyu ve beyinle
yaşamaktır. yani aşık olup, o aşkı doya doya yaşamaktır.
insan olmanın birinci şartı "sevgi" değil midir? "düşünmek" değil midir? "aşık olmak" değil midir? insan
sevgisinden yoksun bir birey nasıl "adam" olabilir? aşık olmayı tehlike olarak gören bir zihniyet nasıl birbirine
yabancılaşmadan yaşayabilir? kadınlara sex aracı, erkeklere potansiyel sapık gözüyle bakan toplumlar nasıl kendisiyle
ve dünya ile barışık olabilir?