bugün ölümünün yedinci yılı.
kardeşimin de doğum günü.
yenilenmiş hayatımın da ilk ayı,
senenin bugünü her yıl ölüm senesi kadar yıl geri gidiyorum. babamın 51 yaşına, her şeyi bir daha yaşıyorum sanki.
ölüm, insanın varoluşundan beri bilinen en eski gerçek olmasına rağmen kimin başına gelirse, yeni bir gerçekmiş gibi karşılanıyor. ben de öyle karşıladım, bunu yadırgadığımdan değil, gerçekten yeni geldiği, sanki ilk defa benim başıma gelmiş gibi hissettiğim için yazıyorum.
"Yıkadılar aldılar götürdüler
Babamdan ummazdım bunu kör oldum
Siz hiç hamama gittiniz mi?
Ben gittim lambanın biri söndü
Gözümün biri söndü kör oldum "
gözümün biri söndü, sonra musallaya koydular, helallik istediler, hıncahınç bir kalabalık vardı.
tabutunun üzerindeki örtünün bir tarafında külli nefsin zaikatul mevt , diğer tarafında enbiya suresinin 34. ayeti işlenmişti. (Biz senden önce de hiçbir insana ölümsüzlük vermedik; ve şimdi, sen ölürsen bunlar kendilerinin sonsuza kadar yaşayacaklarını mı sanıyorlar? )
bu iki ayet de ölen için değil de arkada kalanlar için yazılmıştı. çünkü ölüm, öleni değil arkada kalanları hırpalıyor. ölüm gerçeği insanı harap etse de, gerçeği daha gerçek olarak kabullenmesini sağlıyor. ayaklarını yere bastırıyor. bu ayetler de ayakların yere bassın, adam ol, sen de geleceksin demek için yazılıyor oraya.
zamanla geçecek deniyor , geçmiyor. zamanla daha da ağırlaşıyor. iyi günde de kötü günde de hayata dair her şeyde insan en yakınının yokluğunu hissediyor. insan onunla paylaşmak istiyor çünkü. o öldükten sonra her şeye siyah beyaz bir pencerenin arkasından bakıyormuşsun gibi geliyor. sonra çok sevdiğin insanları ölmeden de kaybetmeye başlayabiliyorsun. o da zamanla ölüme benzer bir şey. özdemir asaf'ın deyişiyle ölüm gibi bir şey olan ama kimsenin ölmediği durum. neyse, o başka bir konu.
bir söz vardı bu durumu anlatan, şöyle bir şeydi sanırım ; "ölenler, yaşayanlara illa ki tüketemeyecekleri bir şey bırakırlar: yokluklarını. " durum tam olarak bundan ibaret.