aşk

entry15877 galeri
    1850.
  1. (bkz: les miserables)

    --spoiler--

    ağaçların dalları arasından yürüyerek, her zaman oturduğu kanepeye kadar geldi. taş yine orada duruyordu. taşın yanına oturdu. süt beyaz ellerini kaba taşın üzerine koydu. teşekkür eder gibi onu okşamaya başladı. birden arkasında birsinin olabileceği ihtimaliyle başını çevirdi. ve hayret içinde ayağa fırladı.

    o idi.

    başı açıktı. sararmış benzi ile zayıf görünüyordu. siyah giysisi ancak belli oluyordu. hayal ile hakikat arasında bir hali vardı. kozete, bayılmak derecesine geldiği halde sesini çıkarmadı. yavaş yavaş geriye çekiliyordu. o ise hiç kıpırdamıyordu. alaca karanlıkta, tatlı bir karanlıta kalan gözlerinin kendisine dikilmiş olduğunu hissediyordu. kozete, geriye çekilirken birden durdu. çünkü arkasına gelen ağaç yol vermiyordu ve 'artık burada dur.' diyordu.
    bu arada daha ilk işittiği bir ses, yaprakların hışırtısından daha yüksek bir sesle fısıldıyordu:

    -affedin, işte ben geldim. kalbim seninle dolu. benden korkmayın. o kağıtları okudunuz mu? çok zaman geçti. bana baktığınız o günü hatırlıyor musunuz? lüksemburg parkında idi. bir sene oluyor. sonra sizi göremedim. bir ara takip de ettim. bilmem ne işim vardı, sonra kayboluverdiniz. gece vakti buraya geliyorum. korkmayın beni kimse görmedi. birkaç gün sizi takip ettim. pencerenizin altına geldim. geçen akşam tam arkanızda idim. korktuğunuzu anlayınca hemen kaçtım. bir akşam da sizi şarkı mırıldanırken dinledim. size bir zararım dokunmaz değil mi? öyle mutlu oluyorum ki... siz, benim için bir meleksiniz. müsaade ederseniz sizi görüp dinlemeye geleyim. yakında öleceğimi zannederim. size nasıl bağlı olduğumu bir bilseniz. affedersiniz, ne dediğimi bilmiyorum. belki sizi kızdırıyorum. kırıyor muyum yoksa?

    kozete, heyecendan ölüvereceğini zannetti. kendini bıraktı. tam yığılmak üzere idiki o tuttu. kolları arasında kaldırdı. ne yaptığının farkında olmaksızın sıkı sıkı kucakladı. kendisi de dizleri titremekte iken yarı boşlukta olan vücuduyla ona asılıyordu. başı dumanlı, kirpikleri kıvılcımlar içinde idi. aklı fikri uyuşmuştu. şimdi hem çok mukaddes bir iş yapıyor ve hem de çok kötü bir suç işliyor gibi şaşırdı.

    kozete, erkeğin bir elini tutup göğsü üzerine çekti. kızın göğsü üzerindeki kağıtları hisseden delikanlı ölesiye sevmekten başka hiç bir hissin tesirinde kalmadan mırıldandı:

    -beni seviyor musunuz?

    kozete ancak işitilebilir bir fısıltı ile, nefes alır gibi cevap verdi:

    -sus, biliyorsun!
    kıpkırmızı olan yüzünü, sevincinden uçan delikanlının göğsüne sakladı.

    delikanlının sevinçten uçan kalbi dizlerinde derman bırakmadı. titreyen dizlerin taşıyamadığı vücudu taş kanepeye kadar çekilip, oraya yıkıldı. kozete de yanına düşer gibi oturdu. artık konuşmuyorlardı. yıldızların tabiiliğinde bir yakınlaşmaydı bu. ve tıpkı bir kuşun ötüşü, karların erimesi, güllerin açması, şafağın atması gibi...

    hepsi bu kadar ve bundan ibaretti. ikisi de ürperip titrediler. alaca karanlığın içinde parlak gözleriyle birbirlerine baktılar. dolup taşan iki testinin suları nasıl birleşirse, onların da dolup taşan kalbleri ellerini birleştirmişti.
    kozete birşeyler anlatmak istiyordu. lakin bir çiğ tanesi, bir çiçeğin üzerinde nasıl titrerse, kozete'nin ruhu da dudaklarında öyle titriyordu.

    birbirlerine pek çok şey anlattılar. sevinçlerini, kederlerini ve dualarını... öyle ki, bir saat sonra birbirlerinin ruhunu okuyacak dereceye gelmişlerdi.
    her şeyi söyleyip bitirdikten sonra kozete başını maryüs'ün omzuna dayadı:
    -isminiz nedir?
    +maryüs
    -benim de kozete.

    eğer kozete'nin annesinin ruhu oraya gelseydi, bir aşkın acısını bir ömür boyu çektiğini ona anlatırdı. hatta kozete'nin çektiği çileler, o gayri meşru aşkın acı meyveleri değil miydi?
    --spoiler--
    2 ...