"fazla düşünmeyen insanların daha genç göründüğüne inanırım ben", onlar bomboş konusurken karşımda "beynim duruverir. dinlerim. tepki veririm. ve onlar orada olmadığımı farkedemeyecek kadar aptaldırlar.", orada değilken ben, bir oyun oynarım, eski hikayelerimi canlandırırım kafamda ve yoluna sokarım beynimde herşeyi, "bazı anıları tekrar tekrar yaşamak onları olmaları gereken hale dönüştürür yavaş yavaş".
sonra "konrolümü kaybettiğimi farkederim, ancak gidişatı tersine çeviremeyecek kadar da yorgunumdur.". sorunumun da bu olduğunu söylemişti bir gün sevgilim sarah; "farkında olarak kaybedendim ben".
yazmak...sevdiğim bir işti. para kazanmak ya da insanların ilgileri doğrultusunda yazarak ünlü olmak için yazmadım ben, zaten "insanların neye ilgi duyduklarına önem verseydim hiçbir şey yazamazdım". hem "yazmak tuhaf bir şeydi. hem ihtiyaç, hem de bir tür hastalık, uyuşturucu gibi birşey, müthiş, bir tutku kısacası, gel gelelim kendimi yazar olarak düşünmek hoşuma gitmiyordu. belki de çok fazla yazar tanıdığımdan. işleriyle değil, birbirlerinin kuyusunu kazmakla uğraşıyorlardı. evde kalmış, kuruntulu, dedikoducu kızlar gibiydiler, burunları büyüktü, sürekli yakınıp birbirlerinin bıçaklamaya çalışıyorlardı. yaratıcı insanlarımız bunlar mıydı? hep böyle mi olmuştu? galiba. belki de yazmak bir yakınma biçimiydi. kimisi yakınmayı daha iyi beceriyordu."
yarın düzelir dediler bir gün birşey için; güldüm,
"yarın hep aynıydı, aslında tüm sorun burada"
tırnak içindekiler, bukowski' nin farklı kitaplarından alıntıdır. aradakilerle bir bütün oluşturmaya çaliştim.