bundan on yıl kadar önce, 30'lu yaşlarımın başındayken, süper bir ablayla tanışmıştım...
süper abladan kastımsa şu, mimarlık fakültesini yeni bitirmiş, elinde fotoğraf makinesiyle tüm ülkeyi dolaşıp kadim medeniyetlerin binlerce yıldır ülkenin topraklarında inşa ettiği her yapıyı en küçük detayına kadar fotoğraflayıp mesleğini icra edeceği ülkenin topraklarındaki mimari gelişimi iliklerine kadar sindirmek ve kendini geliştirmek peşinde koşan çok güzel bir ablamızdı kendisi...
ve bu yavrumuz ince ince kalbime sızmıştı.
gün gelir telefon açar, yarın sabah şuraya çıkıyorum geliyor musun, der; başka bir gün kapıyı çalar elinde pazar torbalarıyla eve dalar, canım it gibi kabak dolması çekiyor ve bunu senden daha iyi yapan insan bilmiyorum, diyerek beni mutfağa sokardı.
türkiye'nin neredeyse bütün küçük otellerinde kollarımda uyumuş, uyandıkça sevişmiş, seviştikçe uyumuş, sabahları yanaklarını koklaya koklaya öptüğümde gülümseyerek uyanıp boynuma sıkı sıkı sarılmış; istisnasız konakladığımız her pansiyonda, bu kasabaya yerleşelim, herkesten uzakta mutlu olup çocuklarımızı büyütelim diye hayaller kurmuştu.
elbette bir ablayla böylesine yakınlaştığında ve onu yüreğinize alıp gözlerine bakmaya doyamadığınızda, ya da sabahları yatakta kokusunu duymadan uyandığınız için huzursuz olduğunuzda veya dağınık uyuduğunu bildiğinizden soğuk gecelerde kalkıp üstünü örterken soğuk alıp almadığını merak edip endişelenerek ateşini kontrol ettiğinizde hatta ondan önce uyanıp seveceği bir kahvaltı hazırlamak için gece uyumadan vücut saatinizi kurduğunuzda, ister istemez bu ablanın her şeyini merak ediyorsunuz ve yıldızların altında çimlere serildiğiniz uzun gecelerde mutlaka öyküsünü dinliyorsunuz.
işte benim süper ablanın öyküsünde de olağan üstü bir aile nefreti vardı.
modern, iyi eğitimli ve varlıklı bir aileye sahip olmasına rağmen, kontrol hastası annesinin, tüm ailesini avucu içine aldığını, onun her istediğini yapmak zorunda olduğu bir hayat yaşadığını, ancak üniversiteyi bitirip mesleğini kazandıktan sonra, kendi geliri ile özgürlüğe kavuştuğunu, annesini ve onun kölesi olmuş babasını ayda bir bile zor gördüğünü anlatmıştı.
annesinin ne kadar klasik kafalı bir kadın olduğunu, onun ise özgür bir abla olduğundan bahsedip durduğu bu aylar boyunca yediğimiz haltları şu anda saymaya kalksam, sözlükte hard disk kalmaz.
ilişkimizin birinci senesini devirdiğimzide sonunda o beklenen olay gerçekleşti ve ablamız bana evlilik teklifi yaptı.
evet, neden şaşırdınız sevgili sözlük ablalarım?
sizin gibi götündeki bağırsak solucanlarını sayarcasına düğününde akrabalarından gelecek altınları sayan tıyniyetsiz kızlar gibi, evlilik teklifini erkekten bekleyen bir ablayla benim bir senemi harcayacağıma gerçekten inanıyor musunuz?
şimdi biliyorsunuz, çok mükemmel bir peri masalı bekliyordunuz, ben bu kıza üzerinde haftalarca uğraşılmış, bütün sosyal çevremizin gizlice dahil edilği çok olağanüstü bir sürprizle yüzüğü uzatıp önünde diz çökerek evlilik teklif edecektim, değil mi? hayalinizde böyle bir öykü vardı biliyorumama üzgünüm beybiler, maymun sidiği kadar ılık ve yapış yapış pis hayatlarınızın ve hayallerinizin bir damlası bile benim yaşamımda yok.
neyse olaya dönelim.
ablanın evlenme teklifini kabul ettim. aklınızda öyle sevinçten ağzı kulaklarına varan, taklalar atıp mutluluktan birbirine sarılan salak türk dizisi görüntüleri oluşmasın.
abla beni uzun uzun öptü, arada malfatı da avuçlayıp bunu artık bütün bir ömür bana sokmanı istiyorum hurşit, diye gaza geldi ve oracıkta evlilik kararımızı kutlamak için sevişmeye başladık. oracıkta derken, likyalılar'dan kalma şehir kalıntılarının arasındaydık, zaten tarihe geçecek kadar efsanevi bir şehvet patlaması yaşadığımızın altını çizmem lazım. neyse...
biz hayatın olağan süreci içinde yaşamımıza devam edip evlendiğimizde neler yapacağımızı, nasıl yaşayacağımızı, gelecek planlarımızı konuşurken abla birgün aradı, bu akşam annemlerla tanışacağız dedi. hoppala...
ama hurşit, sonuçta beni doğuran, büyüten anne babam, en azından damatlarını tanısınlar. sen de onlarla tanış. hukuki olarak bu insanlarla akraba olacaksın. bir görüşmeniz güzel olur, diyerek beni ikna etti.
medeni bir abi olarak peki dedim, rahat bir takım giyip akşam ablanın ailesinin küçük malikanesine gittim. sarıyer sırtlarında tripleks bir villa, sitenin girişinde güvenlikler, listeden ismimi bakıp davetli olup olmadığımı kontrol etmeler falan derken nihayet sevgili kayınvalide adayımın evine ulaşabildim.
sağolsunlar beni çok hoş karşıladılar. anne babası beni çok sevdi, sohbetler ettik, son derece sempatik bir adam pozuna bürünerek geceyi kazasız belasız geçirelim derken kayınvalide demesin mi, yavrum sizin annenizle de bir görüşelim. babanız vefaat ettiği için annenizle beraber bir aile büyüğünüzü alıp mervesu'yu istemeye gelirsiniz... bak bak bak...
takım elbiseli, pasta cilalı otomobil sahibi salon adamlığından yarak kafalı sözlük oğlanına dönüşerek bu teyzeye orada tokadı çakacaktım ama mervesu bana kaş göz işaretleri yapıp gazımı aldı.
"aşkım ne olur laf etme... annem çok inatçıdır, onunla kavga ederek mutluluğumuzu, keyfimizi kaçırmak istemiyorum. bir ömür birlikte geçireceğiz, bir gecelik isteme merasimi nedir ki, amaaan, ben de sevmiyorum ama sırf şu annem başımıza bela olmsın diye işte..."
tamam lan dedim, dur bakim bu işin sonu nereye gidecek?
böyle diye diye, bu mervesu bana damatlığı giydirdi, kendisi de çiçeği elinde gelinliğini giydi. mimarlık fakültesindeki bütün zengin aile kızı sarışın ve solaryum ciltli arkadaşları boğazdaki düğünümüze teşrif ettiler.
ayakkabısının altına 20 tane kız ismi yazan mervesum, babasının kolunda ve düğün marşı eşliğinde bütün akrabalarının ve ailesinin dostlarının alkışlarıyla salona girdi. o nikah masasına doğru ilerlerken, hayatımın en güzel anılarına tecavüz edercesine bizim tanışma hikayemizi anlatan, çoğu da gezilerimizde onun çektiği fotoğraflardan oluşan sikko bir video, barkovizyonda oynamaya başladı. bu sırada kayınvalide ve akrabalardan bazıları ağlamaya başlamıştı bile. hepsinin gözlerinden mutluluk gözyaşları geliyordu.
her defasında "aşkım annemi üzmek istemiyorum, bir geceliğine katlanacağız," diye diye üç ay boyunca beni koşturduğu bütün düğün hazırlıkları, organizasyon şirketi toplantıları, damatlık gelinlik provaları, düğün dansı alıştırmalarının sonunda geldiğimiz nokta artık nikah memurunun bana sayın hurşit bey, bla bla bla evlenmeyi kabul ediyor musunuz, sorusuydu.
şimdi biliyorum, hepiniz hayır cevabı verip kızı cezalandırdığımı düşünüyor ama şu anda kalbimi kırdığınızı söylemek istiyorum. sizce ben o kadar basit, o kadar klişe, o kadar ucuz intikamlar alacak kapasitede bir adam mıyım?
ah güzel sözlük ablalarım... bence küçük beyinlerinizde öykünün sonunu hayal etmeye çalışmayın. bir kerecik olsun şu dünyada, sik kılı tıynetli ben her şeyi bilirim egonuzu kenara kaldırıp bir insanı kalbinizle dinleyin... olur mu? olmaz tabi. bunu yapabilecek kapasiteniz ve yüreğiniz olsa sözlük ablası olmazdınız.
neyse, bütün salon benden cevap bekliyor, nikah memuru gözümün içine bakıyor, kızın ailesi, akrabaları, elleri birbirine kavuşmuş şekilde heyecanla cevabımı bekliyorlar. öylesine ezberlenmiş, öylesine hollywood romantik komedisinin mutlu sonu kıvamında ezberlenmiş refleksler ki...
bütün bir salon dolusu moron, beş kuruş oyunculuk ücreti almadan, hatta verdikleri hediyelere ve düğüne hazırlık için yaptıkları masrafları göz önüne alırsak, üstüne para ödeyerek bu sikko tiyatroda oyunculuk yapıyor. herkes heyecanlı ve mutlu akrabalar rolü yapıyor.
evlendirme memuru, kızımızın güzelliği karşısında damadın nutku tutuldu diye espiri yaptığında bütün salon yine ezberlenmiş bir şekilde gülücüklere boğuldu ama asıl sürprizi masaların arasında ayağa kalkıp, "hurşit o kızla evlenemez. o beni seviyor," diye bağıran bir ablayla yaşadılar.
nikah memurunun elinden mikrofonu aldım. "doğru söylüyor," dedim... masadan kalktım, damatlık fularımı boynumdan bir hamlede çekip çıkarıp, mervesu'nun üzerine attım. bu hareketi de evde ayna önünde iki gün çalışmıştım yalnız, onun da altını çizeyim. ve salonun ortasında beni bekleyen taş gibi ablanın elini tutup düğünden ayrıldım.