((aradım taradım lakin konuya ilişkin bir başlık bulamadım.ama illa aramak ve bulmak isteniyorsa sözlükte ziyadesiyle dünkü şampiyonlar ligi finaliyle ilgili başlık var.))
kimisinin ''yargıtay çemkirmesi'' kimisinin ''yüzde 47yle geldik ananızı bile şeederiz zihniyetine verilmiş ayar'' olarak adlandırdığı, nolursa olsun tartışmaların yine ''yargının siyasallaşması'' üzerinden temellendiği bildiri.
rousseau, egemenliğin halka ait olduğunu vurgularken, sosyal sözleşmenin sonucu olarak egemenliğin, mutlak, devredilmez, bölünmez ve hiçbir koşulda sınırlanamaz olması gerektiğini savunmuş, genel iradeyi esas almıştır. buradan da yasama, yürütme ve yargı erklerinin halka-millete teslim edilmesi anlayışına gelinmiştir. ancak sonraları rousseau bile, artan nufüsa ve ülke genişliğine bakılarak bunun uygulanamayacağını kabul etmiştir. bunun üzerine kabul edilense, her erkin farklı bir organ tarafından ve anayasada belirlenen yetkiler çerçevesinde bağımsız olarak kullanılması olmuştur. normların çoğalması ve farklı organlar tarafından denetlenmesi gerektiğinin anlaşılmasıyla, normlar hiyerarşisinin varlığı yazılı bir kural olmaktan öteye geçmiş, anayasanın üstünlüğünü ve bağımsızlığını her alanda gösterecek ''bağımsız'' mahkemeler tarafından denetlenir olmuştur.
1982 anayasası'na göre (gerek başlangıç hükümleri gerek genel esaslar gerek hak ve özgürlüklere ilişkin kısımlar olsun) türkiye cumhuriyeti, (..) demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir. yani anayasa kendini ''demokratik'', ''laik'' ve ''sosyal'' bir ''hukuk'' devleti olarak tanımlamış ve bunu da değiştirilmez hükümler içine koyarak güvence altına almıştır.
hukuk devleti'nden söz edebilmek için öngörülen en önemli, temel koruma mekanizması anayasa yargısına ilişkin norm ve kurumların varlığıdır. burada kastedilen kurumlar, şüphesiz yargının bağımsızlığından ve siyasi niteliklerden uzak olmak zorundadırlar.
yargı bağımsızlığının oluşabilmesi içinse, yasamayı-yürütmeyi-yasama ve yürütmeyi ve kendini denetleyen yargının, dördüncü kuvvet olarak tanımlanan medyanın, tüm gerçek ve tüzel kişilerin etkisinden kurtulması gerekir. gerek karar öncesi gerek karar sonrası dönemde, hukuk devleti, yargının bağımsızlığını ve hakimlerin güvenliğini sağlamak zorundadır. devam eden bir dava hakkında görüşme ya da açıklama yapılmaması, yargıçların somut olayı incelerken vicdani kanaatlerine göre değerlendirme yapabilmesi, bu vicdani kanaatlere karşı bir baskı, yönlendirme ve öneride bulunulmaması yargının bağımsızlığı için, ve dahası somut olay hakkında verilecek kararın sağlıklı ve hukuka uygun olması için gereken olmazsa olmaz şeylerdir.
az önce değindiğimiz rousseau ''genel iradenin yanılmazlığı teorisi'' ile, ülkede yaşayan insanları temsil eden parlamentonun üstünde herhangi bir güç olamayacağını, parlamento'nun halk iradesine dayandığı için her zaman iyiyi güzeli yapacağını bu yüzden parlamento kararlarının denetime ihtiyaç bırakmayacağını düşünmektedir. oysa lord acton'dan da gayet iyi bildiğimiz üzere, iktidar mutlaka yozlaşır. ve bu yüzden iktidar, iktidarı sınırlamalıdır. günümüzde, iktidarların görevi kötüye kullanmalarını önlemek, rousseau'nun hedeflediği doğuştan gelen hak ve özgürlüklere ulaşmak için parlamento'nun (bile) kararlarının denetime tabi tutulması şarttır.
işte bu noktada, ''yargıçlar hükümeti''ne gidilip gidilmeyeceği tartışılmaktadır. yani türkiye için örnek vermek gerekirse, 70 milyon insanın iradesinin ürünü olan bir parlamentoyu, cumhurbaşkanının atadığı 11 kişinin (altısının oyu yeterli oluyor) denetlemesi doğru mudur? bu noktada, anayasa yargısının meşruluğu devreye giriyor ki, yasaların anayasaya uygunluğunun sağlanması bir zorunluluk olduğundan, bir sözcüğün bambaşka alanlara kapı açacağı düşünüldüğünde, anayasanın üstünlüğü gereğince anayasa yargısı meşrudur, kabul edilmelidir.
bugün yargıtay'ın yaptığı tek şey, üzerindeki baskıları bir nebze olsun azaltabilmek için kamuoyunun desteğini arkasında hissedebilmek adına bu bildiriyi yayımlamasıdır. burada yargının siyasallaşmasına dair bir şey yoktur, burada yargının sağlamaya çalıştığı şey, bağımsızlığıdır. sonuçta bugün, anayasa sadece yönetilenler için değildir, yönetenlerin de anayasaya uyması zorunludur. anayasa, asli, üstün, hukuki bir iktidardır ve siyasal kişi ve organlar kendilerinin veya kendilerinden öncekilerin yürürlüğe koyduğu tüm hukuk kurallarına-normlarına ''istisnasız'' uymak zorundadırlar.
sadece mevcut iktidar partisi için değil, tüm dönemler için yargıyı istedikleri gibi yönetmek çekici gelmiştir. çünkü bilinir ki, yasama ve yürütme zaten seçim sistemindeki (anayasaya aykırı) çelişkili (temsilde adalet ve yönetimde istikrar ilkeleri) ifadelerle ve onların doğurduğu sonuçlarla bir şekilde ele geçirilir. ancak yargı, yasama ve yürütme birbirine bağlı erkler olsalar dahi, bağımsız olmak zorunda olduğundan başlı başına karmaşık ve özel bir alandır.
hı eğer mevcut iktidar ele anılacaksa da;
türbanı bir özgürlük olarak sunmaya çalışırken ve bu özgürlüğü anayasaya sokmak adına anayasayı yap-boza çevirme yetkisini kendinde gören kurucu iktidar neden acaba siyasal haklara getirilen sınırlamaları arttırmaya devam edip, en iyisi olduğunu düşündüğü liberalizmin ''siyasal'' alanını bu kadar daraltıyor? neden temel hak ve özgürlüklere ilişkin alanlara getirdiği özgürlüklerin güvencesini bu kadar gevşek tutuyor ve ''ekonomik'' liberalizmin alanını yok pahasına genişletiyor?
''kılık ve kıyafetinden ötürü hiç kimse eğitim ve öğrenim hakkından mahrum bırakılamaz.'' derken, neden harç paralarını ödeyemeyen gençleri düşünmüyor, devlet bursuyla okuyan çocukların bursunu kesiyor? bu mudur sosyal devlet anlayışı? bu mudur özgürlükçü liberal düzen?
sırf başı açık diye ''bacı''olarak nitelemeyip de ''ihtiyaç'' olarak gördüğü kızları yurttaşı saymıyor da, o kızları 1 mayıs günü saçlarından sürükleyerek götürme cesaretini kendini nasıl bulabiliyor?
dtp hakkında kapatma davası açıldığı sırada ya da iktidarda olduğu 5 sene süresince siyasi partiler kanunu gibi her yerinden açık veren bir yamalı bohçayı değiştirme gereği görmüyor da, yargının olaya müdahale ettiği (ki, akp'ye verilen uyarıya akp'nin verdiği cevap hala akıllardadır) bir anda anayasada değişikliğe gitmeye karar veriyor?
367 gibi sadece birinci ve ikinci tur oylamaları düzenleyen bir kararda yargıyı kendi kendini sınırlamaya zorunlu bırakıyor da, yargı bir bildiri yayınlayıp ''rahat bırakın artık!'' dediğinde mi vatan haini, elitist bürokrat, gomünüs, entel laik oluyor?
anayasalar toplumsal mutabakat sağlanarak hazırlanması gereken belgelerdir, öyle oldu bittiye getirilemez. askeri otoritenin sivil otoriteye bağlılığı ilkesi ülkemizde henüz uygulama alanı bulmadığına göre, biz askerin postallarını her daim demoklesin kılıcı gibi ensemizde hissettiğimiz sürece bir kere her şeyden önce yargıya muhtacız. yoksa adam smith'in dediği gibi bırakırız yaparlar, bırakırız geçerler...