Freud, bir rüyanın içeriğinin büyük bölümünün semboller aracılığıyla gizlendiğini düşünüyordu. Rüyalardaki Freudyen semboller, psikanalitik düşüncenin en iyi bilinen yönlerinden biri haline gelmiştir. Freud, sembollerin bütün insanlarda ortak, değişmez anlamları olduğuna inanıyordu, dolayısıyla belli koşullarda bir rüya, rüyayı gören kişiye sorular sorulmadan da yorumlanabilirdi (rüyayı görenin kişiliği, yaşam koşulları ve rüyayı görmeden önceki izlenimleri hakkında bir şeyler bilinmesi koşuluyla). Jung da, rüyalarda beliren sembolizmle ilgileniyordu, ama ona göre bilinçdışı zihnin ürettiği sembollerin, Freud’un sandığından çok daha derin bir anlamı vardı. Jung, kendisinin ve hastalarının rüya ve düşlemlerinde beliren tuhaf mitolojik fragmanların, zengin bir arketipsel sembolizm içerdiği sonucuna varmıştı. Çoğu zaman bunların nitelik olarak son derece kutsi olduğunu görüyor, bu yüzden bunların ruhun gelişimi açısından çok önemli olduğunu düşünüyordu. Aslına bakılırsa Jung, Freud’un sembollerinin gerçek semboller olduğuna bile inanmıyordu; bunlar, zaten bilinen ve evrensel olarak tanınabilen şeyleri temsil etmek üzere kullanılan “göstergeler”den ibaretti.