aşk

entry15893 galeri
    12574.
  1. öss derdini unutturan zamanlardı. kimin umrunda? hayatımdaki en değerli an. sanki beynimde bir yer var ve 'bu anı kaydet', 'şuan mükemmel' diye fısıldıyordu bana.

    o zamanlar bu kadar toplu, uzun, birbirine yapışık bu kadar bina yoktu. tek 10 katlı site bizimkiydi hatırladığım kadarıyla. evin arkasında elmas kuran kursu vardı etrafında kocaman demirlerle kaplı bir hapishaneyi anımsatırdı hep bana. arkasında harabe terk edilmiş bir ev. evin yıkık duvarlarıyla örülü bahçesinde 1 metreye kadar uzamış yabani otlar. o eve girmek yürek isterdi. mahallede 'cinli' olduğuna dair efsaneler, besmele çekmeden buradan geçme çarpılırsınlar...

    yaş 14 falan. o zamanlar sigara içiyoruz. bulvar diye bir gazete yada dergi vardı. mahalledeki abilere bir paket bahar sigarası karşılığında aldırırdık. tabi 3-5 ergen toplanıp 'ooo kadınlara bak' dedikten sonra gazeteyi kimin eve götüreceği hep bir sorundu. gazeteyi kimse eve götürmeye cesaret edemezdi. bazen bir yere saklardık ama riskliydi. memeden bu kadar korkacak birşey yoktu bu sorunu da çözdüm. anlatacağım.

    bir gün kuzenleyiz. üst komşum. o zamanlar bayramda torpil alıp patlatmak gibi saçma bir gelenek vardı. bakkal murat abi vardı bizim. ben buna yan mahallelerden müşteri getirirdim tek sigara alması için, o da bana torpil ısmarlardı. tek sigara olayı bakkallar için gelir kaynağının babasıydı ve öyle herkese satamazdın.

    sonra bizim bakkal parayı görünce 'market' oldu. tabelasını değiştirdi. 'artık tek sigara satmıyorum.' oldu. internet kafe süsü verip korsan cd işi yapan adem abiyi de muhtemelen polise o ispiyonladı. korsan cd deyip küçük görme. tüm mahallede ancak birkaç kişide bilgisayar varken o zamanlar daha dvd oynatıcılar bile hayal gibi birşeyken en taşaklı filmleri izledik hepimiz. adem abi'de severdi beni yine yan mahalleden müşteri bulurdum porno cd'leri alması için. porno cd olayı korsan cd için gelir kaynağının babasıydı ve öyle herkese satamazdın. karşılığında film kiralardı bana yani yarın getirmek şartıyla elindeki en iyi aksiyon filmini verirdi. türkçe dublaj pek denk gelmediği gibi altyazı olayını çözmemiz için vcd oynatıcı almamız gerekti. o zamana kadar sadece izledik. anlamadan.

    aşktı tabi. fanta kapaklarından puan toplayıp stadyumdaki konsere bilet kovaladığımız zamanlar. winston 2.5 liraydı. 70'lik votka 8 lira. okula yürüyerek gitsem bile hem sigara hem içki parasını çıkartamıyordum. aklıma bir fikir geldi. tek sigara almak isteyenlerin parasını sabahtan toplayıp murat abi'den paket almaya başladım. epey para kaldı cebime. yalnız murat abi'nin olayı çözmesi sandığım gibi yıllar almadı. günde 3 paket sigara almaya başladığımda anlamıştı aslında, ben fark edemedim. başka bakkallardan sigara alıp satmak daha mantıklıydı aslında ama ne bileyim murat abi'den başkasından alsam ayıp olur hissi vardı.

    mehmet vardı birde. belediye otobüslerinde bu manyetik sistemler yoktu eskiden. bir kağıt parçası vardı onu atar binerdin. mehmet'te bilet kopyalayıp satardı ucuza. hiçbir zaman yakalanmadı ama ben sahte biletle seyahat etme olayını sevemedim hiç. otobüsü sevemedim özünde. mehmet okumadı. şimdi emlakçı oldu. son model arabası var. 3 katlı ev yaptırdı kendine. havuzun derinliği ne kadar olur kanka sen bilirsin diye aradı geçenlerde. hey gidi hey.

    en parasız kaldığımız zamanlarda kipa'yı soyardık. yeni yeni ayıktılar da artık kasalarda tartıyorlar meyveleri. kipa'nın manav bölümünden 2 tane muz alırdık. oracıkta tarttırıp etiketi yapıştırırdı çalışan. sonra bir 2 tane daha alırdık yine etiket yapıştırırdı. biraz içeride gezdikten sonra kendimizi unutturup tüm poşetleri muzla doldururduk. kasaya gelince şüphelenseler bile kimse siklemezdi durumu. şöyle anlatayım; 2 liraya 6-7 kilo muz alırdık. doyana kadar yerdik gizli gizli. çaldıktan sonra tüketirken bile halen 'anlayacaklar lan' kaygısı oluyor insanda. hepsini bitiremezdik tabi. bizim bakkal murat'a da artan muzları verip 1 paket bahar sigara alırdık. bahar sigara 1 liraydı. bakkal murat bu muzları nereden buldunuz demezdi. işine bakardı. cumaları çok severdi, gitmese bile camına 'cumadayım' yazardı.

    para hiçbir zaman sorunum olmadı.

    fantadan kapak tamam. epeyde para biriktirdim şimdinin parası 250 lira civarı yaş 16 zaten yeterde artar. sadece murat abi'yi aradan çıkarttım tek sigara işini yapmaya ben başladım. bu. sevdiğim kadının doğum gününe 2 hafta kalmışken güzel bir durumdu, mutluydum.

    bir akşam zil çaldı, kuzen çağırdı. indik aşağıya. toplandık bizimkilerle. birisi yine dergi, gazete her neyse ondan almış. bende zaten sigara gırla. içki almak lazım. mahalledeki abilere 20 lira verip 2 tane 70'lik votka aldırdık. 1 tanesine çöktüler tabi. olsun. hiç yoktan iyidir.

    harabenin oraya gittik yine. hem kimse göremiyor, hemde çok mistik bir yer. mahalleden aldığımız torpillerle birkaç defa içine girip duvarlarını patlatmayı denedik. olmadı. sağlam yerdi. kapısını da kıralı çok olmuştu ama akşam vakti ürperti iki katına çıkınca işler zorlaşıyordu.

    içtik biraz. epey içtik. gaza geldim. hadi harabeye gidelim. kuzenle atıldık kapıyı komple kırdık. içine girdik. duvar yani tuğlalar torpil yüzünden patladığı için içeri az çok ışık geliyordu. bahçesine geçtik. kocaman otların içinde resmen kaybolmuştuk. hem çok karanlık hemde korkunçtu. derine batan dikenler. mehmet büyük bir taş aldı. oturacağımız bir yer dümdüz olana kadar taşı yuvarladı. kocaman bahçeden sadece yıldızları görebileceğimiz bir yer yapmıştık ve korkunç hikayelerinden dolayı kimse yanına yaklaşmıyor ve kimse bizi göremiyordu. votkayı bitirip ayrıldık oradan. tek hatırladığım saatlerce güldüğümüz...

    ertesi gün erkenden buluştuk. toplandık yine mahallede. 'dün çok güzeldi. süperdi.' muhabbetleri. aklıma bir fikir geldi. dedim orasını bizim zulamız yapalım. yani adı da 'zula' olsun. herkesin aklına yattı. mehmet ortaya bir fikir attı 'evin arkasındaki kumları taşıyalım oraya oturacağımız yer yumuşak olur hem diken falan batmaz.' süper fikirdi. apartman görevlisinden zor bela kürek ve el arabası aldık. belki 1 kilometrelik uzaklıktaki yolu o gün 10 defa gelip giderek hedefimize ulaştık. artık zulamız mükemmel bir yer olmuştu. sabahta içine girdikten sonra aslında korkacak hiçbir şeyin olmadığını fark ettik. resmen görünmez olmuştuk. kuran kursu akşamları kapalıydı normal bir insan o kadar ıssız bir yerden hayatta geçmezdi. süperdi.

    aşktı tabi. fanta kapakları tamam. cepte param var. doğum günüyse konserden sonraki gün. mükemmel zamanlama. tam açılma zamanı. ayakkabım yırtık. o zamanlar 'ayakkabılara çok dikkat ettiğini' söylemişti. niyeyse utandım. dedim yırtık ayakkabıyla gidilmez. gittim ayakkabı aldım kendime. evdekilere ne diyeceğim konusunda bir fikrim yoktu. en son 'zula'ya saklarız dedim. zula süper bir yerdi.

    akşam için 2'şer birada aldım. sırt çantama sakladım. o zamanlar telefonum yoktu. ama aşık olduğum kadının vardı. arada annemin telefonu okula götürüp bir iki mesaj atıyordum teneffüste. tabi ay sonunda annem fatura gelince deliriyordu. o zamanlar 1.000 mesaj 1.000 dakika paket olayları yok. öğretmen hattı vardı misal. iki öğretmen doyasıya konuşurdu. o kadar.

    konserden önce aradım. stadın orada buluştuk. dedim bira aldım. 16 yaşındayken bira içmek suçtu. zaten mahalle baskısı konya gibi yerde. birer bira içtik. gülmeye başladık. kendime gelmiştim. anlatıyordu. dinliyordum. benden hep etkilendiğini ama benim ona hiç yüz vermediğimi hatta tam ona yakınlaştığımı düşünürken herkesle böyle olduğumu fark ettiğini söyledi. yani lafı yavşak demeye getirdi. anlayamadım. tek anladığım umut vardı. çok hemde. liseden önce görmüştüm onu. aynı liseyi kazanınca tanışma fırsatımız oldu. ben onu 6 yıldır tanıyordum ama o bizim 2 yıldır tanıştığımız sanıyordu. garip. bozmadım da hiç. evler yakındı, yolda denk gelirdik genelde kafası önde olurdu, görmezdi. neyse.

    konser süperdi. teoman, mor ve ötesi, şebnem ferah. tam anlamıyla aşkla dolmuştuk. üstelik yağmur yardırmaya başlayınca iyice kendimizden geçmiştik. konserden çıktık. saat 12 civarıydı. ulaşım vs. sorundu. kalan birer birayı da konsere ara verip içmiştik. annesi aramıştı defalarca açmadı. eve yürüdük. sırılsıklam olmuştuk ama aşıktık. bir cesaret bizim tekele girdim. adamı tanıyordum ama içki satmazdı bana. öyle bir tipti. 18 olunca gel der yollardı.

    * muharrem ağğbi nasılsın?
    - iyiyim aslanım sen nasılsın? gel otur sırılsıklam olmuşsun.
    * ağğğbi ben bira almak istiyorum be ya. alsam süper olur. hayatımda bir daha bu kadar içmeyi isteyeceğim bir gün yok. arkadaş bekliyor.
    - haaaa mevzu derin. çakal seniiii. tamam koçum çaktırmadan al.

    2 tane daha biram olmuştu. neden çakal olduğum kısmıysa muallak. kızlar 1 bira içince striptiz yapmaya başladığını sanan adamlar dolu her yerde. biramızda var. eee zulaya götüreyim dedim. bir anda kafamda patladı bu düşünce. gece saat 12'yi belki geçmişti. harabenin yanına geldik. o zamana kadar gülüp eğlenirken artık resmen tedirgin olmuştu.

    - zula dediğin yer bu ev mi? sen iyi misin ya? burası çöktü çökecek. karanlık. ben girmem.
    * gözlerini kapatsana.
    - !??
    * bak korkunç ama değil aslında gözünü kapat ver elini çok az yürücez sonra süper.

    elinden tutup kırık kapıyı itekleyip içeri girdik. her açıdan korkunçtu, iliklerimde hissetmiştim ama belli edersem tüm büyüsü kaçardı. erkeğiz ya. hey ya. yavaşça ilerledim tam bahçeye adımımı atacağım sırada bir ses duydum. nefes sesi. öddüm bokuma karışmıştı. cin var mıydı? kamuran haklı mıydı? ışıkta yok. ne bok yiyeceğimi şaşırmıştım ama geri çıkmakta olmazdı. elimin terlediğini anladı sanırım;

    - hadi ama yaa. korkuyorum artık anıl. ne yapıyoruz biz?

    bir anda kahkahayı bastı bahçedekiler. bizimkilerde o gün içmeye karar vermiş yeni zulamızda. kuzenle, mehmet. tabi şok oldum bende. kız arkadaşımda afalladı. böyle birşey beklemiyordu. olsun. bozmadı. elini uzatıp tanıştı herkesle. çantamdan biraları çıkarttım. bizimkilerde votka almıştı yine. oturduk 4'ümüz. saatlerce sohbet ettik. bir ara muhabbetten koptum yıldızları seyrediyorken, kız arkadaşımın mehmet'le baya kaynattığını fark ettim. mutlu oldum. anlamsız bir mutluluk çöktü onları muhabbet ederken izlerken. bildiğin sanki yıllardır tanışıyor gibi sohbet ediyorlardı, gülüyorlardı. benim daldığımı görünce mehmet muhabbete beni de katmak istedi;

    - öyle değil mi ama, biz anıl'la kan kardeşiz. 'kanka' lafı zaten kan kardeşin kısaltması. dimi kanka?
    * aynen kanka. aynen.

    bazen konuşmak istemediğimde sanki birşeye bozulmuşum sanıp devamlı üstüme gelinmesi ne kadar rahatsız ediyor olsa da, farkında olmadıklarını bildiğim için bozmamaya çalışıyorum. 'konuşasım yok kardeş.' demek yakışık almaz.

    hayatımın en mutlu anıydı. sessizce izledim. bir yorgunluk çöktü ama eminim mutluluktandı. bacağına yatsam olur mu dedim sırıtarak. muhabbete öyle dalmıştı ki bacaklarını uzattı, eliyle bacağına vurdu. cenin pozisyonunda yattım bacağına. aşk resmen buydu. en sevdiğim arkadaşlarım, aşık olduğum kadın etrafım bana güvenen, seven, kendimi iyi hissettiren ve yaşadığım için mutlu olmamı sağlayan insanlarla doluydu.

    gece 2 olmuştu. annesi arıyordu ve hala açmıyordu. karışmak istemesem de dayanamadım. bence aç haber ver dedim. mesaj attı iyiyim arkadaşa geldik yağmurda üşüttüm kötü oldum biraz yatıyorum arkadaşın annesi çorba yaptı uyuyakalmışım gibisinden ard arda 10'larca yalanı bir anda mesaja yapıştırınca şaşırmıştım aslında. ne bileyim bu kadınların iyi yalan söyleyebilme refleksini geliştiren şey tamamen aile baskısı herhalde. aradan aylar geçtiğinde o konseri anlatırken 'çok kötü hasta oldum o gün yhaaa' demişti. belki söyledikleri yalana zamanla inanıyor bile olabilirler...

    mehmet'le, kuzen eve geçtiler. biz kaldık başbaşa. tüm bahçe bize kalmıştı. koca otların arasında ikimizde uzandık. yıldızlar muazzam derecede parlıyordu. astronomi-astroloji hangisiyse bana burçların tarihini, hepsinin bir yıldız kümesinden isimler aldığını anlattı. birkaç tanesini gösterdi. hepsini anlamasam yani fark edemesem bile bana birşeyler öğretme çabası, isteği, onu dinlediğimde ciddiye alındığını hissettiğinde bir anda yükselen özgüveni ve yüzündeki tebessüm. hepsi aşktı işte. benimle bir ilgisi yoktu. sadece izledim. saatlerce anlattı. öylece dinledim ve kafa salladım. mükemmeldi.

    sözün bittiği yerde, dudağıma yapıştı. benden bekliyordu sanırım ama ne bileyim gerek duymadım muhabbet iyiydi. belki bir saat boyunca öpüştük yıldızların altında o kimsenin korkunç diye gelmediği yerde. kalan votkayı da içince resmen sızıp kalmıştık. sabah ezanıyla birlikte uyandık. kuran kursunun yanında cami vardı. insanların yürüyüş seslerini konuşmalarını duyuyorduk ama kimse bizi göremiyor, fark edemiyordu.

    herkesin camiye girmesini bekledikten sonra önce ben ardımdan o çıktı dışarıya. elimden tuttu. yürüyorduk. bendeyse mahalleden biri görmesin telaşı vardı. bana birşey olacağından değil, kız arkadaşım için kötü düşünmesinler telaşı. aslında bana da sorun bir yerde, anama babama gidip 1'e 1000 katıp anlattıkları için görünmek istemiyordum. zaten iki günde bir evden kovuluyorum. hiçbir zaman 'siktir git lan bu evden!' denildiğinde sesimi yükseltmedim. 'annecim ağlama. kardeşim merak etme.' dedim çıktım gittim. tam birşeyler düzelmişken hele zulayı öğrenseler olayın bittiği yer olurdu. içki, sigara zaten var üstüne birde aile paranoyaları...

    - eee nereye götüreceksin beni? gün bitti mi yani. evlere mi dağılacağız şimdi?

    ne diyeceğimi bilemedim. yok yaaaa diyebildim. bir ara simit satmıştık bizimkilerle. para kazanmak için değildi, iddiaya girmiştik kaybedince mecbur sattım. o sırada da simit nasıl yapılır, nereden alınır öğrenmiştim. on numara simit yapan bir fırın vardı. oraya gittik. adamlar yeni başlamıştı işe. bizse leş gibi alkol kokuyoruz, el ele dükkana giren 16 yaşında iki tip. o bakışları hayatım boyunca unutmayacağım. bakışlar bana değildi kız arkadaşımaydı. küçümseyici, aşağılayıcı, kötü. neyse simitleri alıp çıktık. kahve vardı evin aşağısında. halil abi vardı benim. playstation dükkanı işletiyordu arka mahalledeki bir evin alt katında. genelde dükkanda uyurdu. sabahları ezanla uyanır, çay kahvaltı yapar ardından okula diye çıkıp oyun oynamaya gelenlere oyun açardı. playstation 2'nin yeni çıktığı zamanlardı halen çoğu kişi bilmiyordu ve pahalı geliyordu saati. playstation 1'e devam. roberto carlos'u nereye koysan oynardı o zamanlar. brezilya milli takımını almak hile gibi bir şeydi. hey gidi hey.

    halil abi'nin yanına gittik. o süper biriydi. yargılamaz, yadırgamaz. beni severdi. halı saha maçı ayarladığında hep benimde gelmemi isterdi. güzel bir histi çünkü onun mahallesindekilerin hiçbiri beni zerre sevmemesine rağmen adam bildiğin abim gibi takılırdı. bende onun hesap kitap işlerine bakardım. matematik neredeyse yoktu adamda. hesabı devamlı yanlış alıyordu. bir gün fark ettim bende. bir kağıda tek tek yazmıştım. 1 saat = 2 lira, 1,5 saat = 3 lira, 1 saat 45 dakika = 3,5 lira diye (rakamlar temsili). adam sonradan onu masanın camına yapıştırmıştı hani şu lokantalarda masada menüyü görürsünüz ama dokunamazsınız ya, o şekil birşeyler yapmıştı. beni görünce günaydın kardeşim dedi. normalde elimi sıkıp, öpmez yada ayağa falan kalkmaz. yanımda kız arkadaş olunca daha da bir farklı tepkiler verdi. hoşuma da gitti. zaten ince şeyler bunlar, herkesin yapacağı hareketler değil. birlikte çay içtik. simitler benden olmuştu bu defa. biraz oturduk sohbet muhabbet derken. artık kalkalım diyecek oldum. bir günde sevgilimi birkaç farklı ortama sokmuştum ve rahatsız olabileceğini düşündüm.

    - ağbicim çok sağol. biz gidelim artık çay falan iyi geldi.
    * ayıldın mı kerata? yenge sende iyisin umarım. gözleriniz falan kan çanağı.

    yenge dedi lan. yenge ya. benim oturuş falan değişti tabi. koltuğa bir yayılıyorum. onunda hoşuna gitti. göz göze gelip gülümsedik. sanki 1 günlük değil birkaç yıllık sevgili gibi uyumluyduk. süperdi.

    - ayıldım halil abi. sağol be ya. iyi geldi.
    * anıl kardeşim isterseniz size playstation 2 açayım. oynayın bende bir arkadaşımı görüp geleceğim. 1 saat kadar dükkana sen bakarsın. olur mu? yengeme de uyarsa? ha?

    halil abi kırılacak bir adam değildi. hatunla göz göze geldik. tatlı bir gülümseme attı. bir yandan dükkan bizim. arkada oda da var hehe.

    - tamam ağbi biz buradayız, sen işini hallet gel.

    halil abi gitti. playstation 2'yi açtım. winning eleven serisi vardı o zaman. içimde fırtınalar. playstation 1'den sonra görüntü kalitesi olsun, oyuncular olsun böyle bir gerçeklik yoktu. arada dağlar vardı resmen. bencil olmamam gerektiğini hissetttiğim o anda kız arkadaşım lafa girdi:

    - bana da futbol oyununu öğretsene? sen biliyorsun gibi.
    * !?!?!?!?

    resmen şok olmuştum. kız arkadaşla ps2 oynamak kadar güzel birşey olabilir mi? ilk 10 dakika oyunu anlattım. tuşlar vs. zaten zor bir şeyi yok. kadınlar futboldan uzak olduğu için 'niye normal pas varken ara pası atayım ki?' gibi sorular sormaları normal. bu onların aptal olduğu, bir bok bilmediği anlamına gelmiyor. sadece olaya uzaklar, ilgili değiller.

    1 saate yakın eğlendikten sonra (bilerek gol yemek, son maç yendiğini sanması vs) halil abi geldi. bizde kalktık, 1 saat kadar yürüyüp dolandıktan sonra evine bıraktım, bende evime döndüm. sonradan öğrendim ki, aslında biz yatağı kullanalım diye gitmiş ama ne bileyim o an muhabbet iyiydi... o gün doğum günü partisi olacaktı evde ama annesinin telefonlarını açmadığı için cezalı duruma düşmüş. parti falan yalan oldu...

    böyle böyle 1 ay kadar zaman geçirdik. bana kalsa süperdi her şey. bir gün bu okulda nöbetçi. bende sürpriz yapayım dedim. derse girmedim. kek aldım çikolatalı, kola aldım kikir kikir gülerken yiyeceğiz. aksiyonumuz bu. kafamda kalpler, baloncuklar. bunun masasına gittim. nöbetçi öğrencilerin bir masası olurdu, hala var mı bilmiyorum. her katta bir masa vardı o zamanlar. neyse yerinde yoktu. telefonunu da şarja takıp gitmişti. bilader o amına soktuğumun telefonunu kurcalamamalıydım. onu yapmamalıydım işte moruk. telefona mesaj geldi titredi. sallamadım. ikinci mesaj geldi. merak iyice içimi dürttü. üçüncü mesajda telefonu artık elime almış bulundum.

    ömer: ıslandığını biliyorum daha da azdırmak istiyorum seni. şimdi o güzel göğüslerini tekrar okşamak vardı.....

    böyle bir an yoktu işte. okudum, yarısında bıraktım telefonu. bu ne lan? dedim. 'tekrar' diyor. bu ne mk? bu çocuk kim? ömer kim mk? 1 aydır beni mi sikiyor bu kız? bu nedir bilader? oturdum sandalyeye. masanın üstüne de keki koydum. kolayı açtım içiyorum. hayatta insanın delirmeye yaklaştığı anlar vardır. bu benim için ilklerdendi. meğer sonu gelmiyormuş, hala bitmedi.

    geldi hatun. beni görünce mutlu oldu. yanaklarımdan hemencecik öptü. telefona baktı, bana baktı. bende gülümsedim. aldı telefonu eline mesaj yazmaya başladı. bildiğin mesaja cevap yazıyor yani.

    - ömer kim hayatım?
    * ömer!?
    - daha demin aradı da, meşgule aldım bende.
    * haa kuzenim ya.
    - hadi ya? tanıştır bir gün. sen benim çoğu arkadaşımla tanıştın, ben seninkileri hiç bilmiyorum.
    * olur bitanem, bebeğim benim. yeter ki sen iste aşkım...

    öylece baktım ona. anlatırken yüzünü okumaya çalıştım. aynıydı. ilk gün neysek şimdi de öyleydi. neyi kaçırdım? neyi kaçırıyorum lan ben! dedim. çaktırmadım ama. sustum. konuşamadım da. anlatamadım. ne diyeceksin birde. ne denir? tam herşey mükemmel derken herşeyin yerle bir olması. meğer bu bir döngüymüş. bir nevi cosmos. değişmedi.

    - neyse hayatım tanışırız bir gün ömer'le. ben eve geçeyim.
    * aşkım ne oldu sana ya? moralin bozuldu gibi?
    - amım ıslandı amım. mına soktumun karısı birde ne oldu diyor. neye ne oldu sürtük! demek istedim ama ağzımdan şunlar çıktı:
    - yok bir şey ya. annem erken gelecek bugün akşama kuzenin doğum günü vs vs vs tutarsız saçma yalanlar sıraladım. bünye alışık değil...

    eve gittim. benim hatun evde msn'den çıkmazdı. lan dedim acaba msn'den mi tanışıyorlar? adem abi'nin yanına gittim. ne yaptı ne etti bir şekilde msn'sini hackledi. nasıl yaptığını hiç söylemezdi ama umrumda da değildi. bu tarz mirc, msn falan tarzım değildi yada mümkün değildi şöyle anlatayım; evde bir tane bilgisayar vardı ve babam şifre koyduğu için girmiyordum. net yani. neyse açtık bunun profili msn'sini her neyse orada [email protected] tarzı bir adres. eleman samsunluymuş. ömer diye de yazmış. tıklayınca konuşma geçmişi falan görünmüyordu o zamanlar. olayı çözdüm. bir sinirle eve çıktım. adem abi elini enseme attı;

    * ya genç adamsın anıl sen. takma kafana. bu yaşta olur böyle şeyler.
    - olmaz adem abi. olmaz amına koyduğumun yerinde olmaz yahu. hayatımın en güzel 1 ayını geçirdim sanıyorken ben neler olmuş neler abi. sen ne diyorsun mk? demek istedim ama ağzımdan şunlar çıktı:
    - doğru diyorsun ağbi. ben eve geçeyim. sağol teşekkürler yardımın için.

    odama geçtim. müzikle uğraşıyorduk kuzenle beraber. söz yazardık, somut birşeyler yapıp kayda girebilmenin en mantıklı yolunun rap olduğuna karar vermiştik. birkaç altyapı için program almıştım bizim korsan adem'den. torrent falan hak getire tabi. babam sağolsun 8 şarkılık albümümü ve o saatlerce uğraşıp yaptığım altyapılar ve sözleriyle birlikte silmişti. şifreyi sonra koydu. beni de 'sapık sapık müzikler yapmakla suçlamıştı.' tabi bir keresinde siktiğimin gipgri şehri konya'da üstgeçide renkli spreylerle 'konya' yazdığımda polise yakalanıp babam arandığında... neyse. sene 2005.

    atarımı yapacak kimsem yok. konuşacak arkadaş yok. rap piyasasında düşmanlarım var. evdeki bilgisayarı açtım, şifre tabiki babamın doğum tarihiydi. ya ne olacaktı? msn'yi yükledim. delirmek üzere ekrana bakıyorum. seslerini falan dinledim msn'nin. bildirim sesi, mesaj sesi velhasıl tüm seslerini bilgisaraya indirip birleştirdim. bir yandan da söz yazdım. kuzenden mikrofonu aldım. kayda girdim. msn zırvalık şarkısını tamamladıktan sonra yeniden doğmuştum. hayatım sikilmiş olsa bile o an çok eğleniyordum. şarkıyı da yıllar sonra birileri kendi şarkısı gibi youtube'a yüklemiş. hatta bir kaç kişi yüklemiş, kendi resmini koymuş falan. hey ya. https://www.youtube.com/watch?v=YojVcM_kNcE

    akşam olmak üzereydi. anam babam gelmeden çıktım evden. kuzeni çağırdım aşağıya direk sorular sormaya başladı zaten:

    - kuzen ne oldu?
    * boşver yaa.

    anlatmaya utanıyordum bildiğin. aşktı tabi. aşk. süperdi. harikaydı. daha dün kuzene 'hayatımın kadınıyla tanıştım oluuum' derken dilim düğümlenmişti. daha bitmedi. aşk bu.

    tekelci muharrem abi'nin yanına gittik. o günden sonra sanki 18 yaşındaymışım gibi davrandı. zaten yıllar sonra düşününce bu 18 nedir lan? diyor insan. gün aldığında artık oy kullanabiliyor, araba sürebiliyor, rahatça içebiliyorsun ama bu 18 yaş sınırı bir insanın büyüdüğünü onaylamak için bir dünya ortalaması sonuçta. neyse. votka aldık yine. yanına para çıkışmayınca evdeki meyvesularını patlattık. mahalledeki çocuklara da 'mehmet gelince bizi bulsun. yerimizi biliyor. siz söyleyin o anlar.' dedim. gittik kuzenle zulaya. oturdum ve 1 saat boyunca hiç konuşmadan içtim. kuzen korkmuştu bildiğin. sıkılmıştı da...

    - eee şarkı mı yaptın? ne yaptın lan mikrofonla bir anda öyle gelip?
    * aynen kuzen şarkı yaptım.
    - baban silmemiş miydi senin albümü hehehe (kuzen de olsa babamın böyle olması ona içten içe huzur veriyordu resmen mk)
    * sildi yaaav. yeni yaptım.
    - nasıl birşey?
    * msn sesleriyle yaptım. internetten sesleri indirdim. sözde yazdım.
    - kaydı ne zaman gireceksin? (gözde bir kıskançlık)
    * girdim kaydı.
    - tek başına nasıl kayıt aldın mk?
    * aldım kuzen. bitti. 5 saatte şipşak tamamdır.
    - yaa kuzen 5 saatte olmaz böyle şeyler. (bu sanatçı tribi 12 yaşında ilk sigarasını içine çekmeye başladığı günden beri vardı. 16'sında kova yaptıktan sonra kayış koptu zaten)
    * oldu kuzen.
    - bende klip çekeceğim kuzen. aşkımı ilan edeceğim tuğba'ya.
    * ya kuzen ben sizi tanıştırdım da, tuğba dediğin hatun kaşarın önde gideni mk ya. hem para dayanmaz hemde o öyle tek bir kişiyle oturup kalkmaz iliklerine kadar sömürür. istersin vermez. en fazla ağzına alır onda da 'ilk defa yapıyorum biliyor musun?' der. çüküm küçükse arkadan verir. 'benimle evleneceksin dimi?' deyip başını bağlar. sömürür de sömürür. tanıştırdığıma pişman etme beni, üzme kendini demek istedim ama ağzımdan şunlar çıktı:
    - süpermiş kuzen. umarım hoşuna gider...

    okuyan varsa merak ediyordur diyerekten, gerçi hatun istanbul'da ajansa gireceğim diye ona buna verdikten sonra sözlerini değiştirdi ama olsun ilanı aşk değil de başka birşey oldu.. klipli hemi de ağzındaki sigarasını burnunda söndürdüğüm. djyeminli diye biri youtube'a yüklemiş. sağolsun nereden nereye. yaptığımız şarkıyı, çektiğimiz klibi youtube'dan aratıyoruz lan: https://www.youtube.com/watch?v=sdvzxHHGdew

    aşktı tabi. şarkı yapınca sinirim geçti mi? geçmedi. mehmet geldi. olayı özetledim. direk konuya girdi:

    - bilader. bu ömer midir nedir bunlar görüşüyordur elbet. sen hatuna çaktırma, gelsin ömer konya'ya. ağzını yüzünü sikelim. seninde için rahatlar, benim de. sana yapılacak şey mi lan bu? o gün bende sevmiştim kızı. seni de gaza getirdim.
    * olur kanka öyle yaparız.

    hiç içimden gelmese bile sanki godoşmuşcasına bu 'ömer'i merak ediyordum. hani böyle elini sıkıp kardeşim demek değil de, tipini merak ediyordum. facebook falan yok o zamanlar. merakını içinde yaşıyorsun. gel zaman git zaman kız arkadaşımla ilişkiyi bir kaç ay daha sürdürdük. genelde ondan kaçarak sürdürdüm. kayda gidiyorum, klip çekiyoruz gibi bahaneler 16 yaşındaki bir ergen için süperdi. arkadaşlarına beni saatlerce abarta abarta anlatıyordu. hayatının aşkıydım. abartmak değil de, o zamanlar albümü de çıkartmıştık. kuzen klip çekiyor. arada partiler yapıyoruz. teoman var güzel sanatlarda okuyor. partiler düzenleyip düzenli para kırmaya başladık. yani şöyle: mekanlar yaşımızdan ötürü bize hiçbir zaman güvenmedi. sayı üzerinden anlaştık. 100 kişi kadar kişibaşı 3 lira mekana veriyorduk. 100'den sonra 2 lira. zaten mekan sahipleri sen 100 kişiyi getir ben götümü siktiririm gözüyle bakıyordu. biletleri de 5 liradan satıyorduk. bu şekilde elimize deli gibi paralar geçtiği dönemdi. tekel muharrem abi'den votkaları gizlice mekana sokup insanlara içki vermekte cabasıydı. sahnede biz olduğumuz için genelde 'fan' olarak hitap edilen türkçesi 'pervane' tipler 'ağbi bana da öğret nasıl rap yapılır?' diye gezerken ayak işlerimizi yaptırıyorduk. içki servisi vs. mekan sahipleri olayın farkına varsa bile (ki içki ruhsatları yok hiçbirinin konya mk) ses etmiyordu. hatta bu işlerin devamının geleceğini düşünüp göz ardı ediyordu. o dönem haftalık 500 liraya yakın para kaldırıyorduk içmek, eğlenmekse cabası. (şimdiki parayla 3 bine tekabül ediyor gibiydi sanki) böyle bir ortamda kız arkadaşım ıslanmasında kim ıslansın?

    tabi lise yalan oldu o dönem. ne okula gittiğim var ne birşey. veli toplantısı olmuş haberim yok. babam yine bir albümü silmeden o flash bellekler çıktı. 128 mb'lık almıştım bir tane parti parasıyla. böyle birşey yok. mücevver gibiydi benim için. utanmasam boynuma asıp gezecektim.

    bizim parti işleri büyüdükçe, boka sarmaya da başladı. 3. 4. partiden sonra adımız duyuldu. mekana 'içki varmış, karı kız varmış.' diyerek gelen apaçiler doldu. break dans yapanlara saygımız sonsuzdu. gelsin dönsün kafasının etrafında, 5 kuruş para almıyorduk. sinerji oluyordu. sonradan hapçılar türedi. parti kapısında hap satmaya çalışıyordu bir tanesi. adı da 'erman'. öldü zaten sonra uyuşturucudan. neyse.

    işin içine uyuşturucu girince işler boka sardı. mekan sahibiyle konuşup 'bunları almayın' desek bile mekan sahibi parasını vereni içeri alıyordu. gel zaman git zaman son partiyi yapıp stüdyo açmaya karar verdik. unihiphop tarzı bir topluluk vardı üniversitede. birkaç kişiyle tanıştım. evi olan bir öğrencinin odasını kiraladık. stüdyo kurduk. parti yapmama kararı aldık. en azından bir süre. eğer birisi uyuşturucu satacaksa o da biz olmalıydık yada satılmamalıydı. bu kadar.

    o ara kız arkadaşımla partiden partiye görüşür olduk. haftasonu biz parti yapıyorduk yada şehir dışındaki organizasyonlar gidiyorduk sahne almaya. kız arkadaşım anlattıklarıma pek inanmıyordu. garipti.

    - partiyi siz mi yaptınız?
    * evet.
    - nasıl ya?
    * yani yaptık işte. haftasonu karaman'da var konser. fuat'ı konyadan alıp birlikte geçeceğiz. hatta odtü'de varmış bir organizasyon belki yaza doğru orada olacağız.
    - fuat derken? odtü ne alaka birde? ayy hayatım hayalgücüne hayranım senin ha.
    * neden yalan söyleyim?
    - beni de götür o zaman hadi.
    * araba da yer yok ki.
    - tabi tabi....

    fuat dediğim rapstar'daki tonton işte. mk adamla 3 gün takıldık 3 gün boyunca üstündeki kıyafeti değiştirmedi ya. böyle birşey olamaz. cigara içmek dışında sohbet ettiğini de görmedim. neyse.

    okuldayız bir gün. tabi lise devam ediyor. ne kafalar ne kafalar sonra gel kimyacıdan aynı şeyleri dinle. aga okulda anlatılanların hepsini gün içinde yarısı kadar zaman ayırıp kitaptan okusan yaparsın. niye okula gidiyoruz? o zamanda anlayamamıştım. 7 saat ders kitliyorlar. okula gitme evde 2 saat çalış. tamam bitti. gerek yok. 7 saat çok.

    ilişki yürüyemiyor tabi bu ara. okula gittiğim yok. albüm diyorum, şarkı diyorum sallayan yok. cd'yi ona verdiğimde hala şu şakayı yapabiliyordu misal:

    - boş dimi cd? hehe. hayalgücüne aşık oldum oğlum ben senin.
    * ya ne alakası var? yaptım diyorum işte. eve gidince dinlersin.
    - tabi tabi hehe.

    akşamı:

    - hayatım bu ses senin mi?
    * evet.
    - hadi ya. farklı geliyor.

    ben hatunu kafalayıp ömer'i öğreneceğim derken, hatun ortamın içine girdikçe benim yalan söylemediğimi fark etti. partilerde de çirkin ve tonton olsa dahi beni yiyecekmiş gibi bakan kızlar olunca bir anda 'sahiplenme' hastalığı baş gösterdi.

    - hayatım kim bu kızlar ya?
    * valla bilmiyorum ki. dinleyici yani. albümü beğendiler bebeğim. ayrılık şarkısı var ya, çok tutuldu.
    - hmmm. dinledim. o kız kimse seni epey üzmüş anlaşılan. şarkın bitince gidelim ben burada daha fazla durmak istemiyorum.
    * sen geçersin ben hasılata bakacağım.
    - bana hediye alma zaten, bir sürpriz yap artık! yeter!
    * stüdyo açacağız hayatım. oda kiraladık. mikrofon sipariş ettik internetten.
    - tabi tabi...

    mevzu bahis şarkıda beni üzen kadın kendisiydi aslında. onca kaşarlığa rağmen hala bana güvenmeyerek üzmeye de devam ediyordu. farkında değildi. garipti. ergenlikten herhalde 'ömer'e olan merakım artık saplantıya dönüşmüştü. o ömer'i öldüresiye dövecektim. ben hatunu kafalayıp ömer'i öğreneceğim derken, bana olan ilgisinden kaynaklı buzları eritmeye başlamıştık. yani ben kendimce buz dağlarını eritiyordum. ona kalsa goy goy. harbiden her gün şarkı yapıyordum. internette pek site yoktu hiphoplife.net vardı kuzen sansar'la papaz olana kadar klipler, albümler orada bile yayınlandı. birkaç hafta aradan sonra okula gittiğimde bir anda 'serseri', 'arka sıradaki esrarkeş' çocuk yerini 'şarkılar süppper yaaaa. sözlerin hepsi senin mi? ciddi misin?'e dönmüştü. tabi hatun nemalandı bundan. ben popüler oldukça daha bir aşık oldu. daha bir ıslandı.

    ama güven eksik. güven dostum, güven sevgilim, güven arkadaşım. eve gidersin baban satanist muamelesi yapar, sokağa çıkarsın pantolon götünden düşecek muhabbetleri, şarkı yaptım dersin sende ses mi var bir türkü söyle bakalım. abartmıyorum. sucu ahmet abi vardı bizim. dj akman dinlerdi. dedim dinleyici olarak yorumlasın bakalım. bizim şarkıları Dinletince 'bu gadar galiteli ses kayıt altyapı mümkün değil siz olamazsınız. lan daha 15 yaşında bebelersiniz, benlen kafa bulmayın! dj akman olmak için 51312312 fırın ekmek lazım size eqmek' sokayım dj akman'a ve crazy ossy'e bu müziği türkiye'ye almancılar tanıtmasa ve sagopa kajmer arabesk rap yapmasa ne yeşillik olurdu. sucu ahmet'i siktir ettim. sevgilinle konuşursun o güvenmez. hayat acayip.

    gel zaman git zaman. 1-2 ay oldu. gizliden gizliden hatunun mesajları okuyorum. ömer'le yazışmaya devam. ömer geceleri erotik mesaj atıyor, bizimkide yardırıyor. ama nasıl yardırmaca. mesajları okuma nedenimde bu gavat konya'ya gelsin de bir sinirim çıksın. ama mesajlar o kadar erotikki bir defasında mesajı okurken eleksiyon oldum. ömer'e kendi telefonumdan ıslandım diye audasjudvbasdas o kadar değil tabi. bir gün yakaladım o mesajı.

    - geliyorum hayatım sonunda.

    eskiden telefon mesajları şimdiki gibi diyalog şeklinde değildi. bana ızdıraptı bu. geleni ayrı okuyorsun gideni ayrı okuyorsun.

    - yarına aldım bileti saat 3 gibi aynı yerde buluşuruz. ilk buluştuğumuz yerde. çok özledim seni çoooooook hemde.

    ahan da sıçtık dedim o an. aynı yer neresi? eski telefon hafızaları şimdiki gibi olmadığından pek mesaj saklamakta mümkün değildi. geriye de gidemedim. takip edeceğim artık dedim yapacak birşey yok.

    o güne uyandım. dışarı baktım camdan, her yer kar olmuştu. deli gibi soğuktu hava. bir anda kış gelmişti sanki. aşağıda buldum kendimi, yanımda mehmet elinde sopa. kuzen var ben uzaktan izleyeceğim polis molis gelirse ıslık çalarım dedi. çocuğu döveceğimiz yeri bile planladık mk. hastaneye yakın olacaktı. hem çok fena dövecektim, hem de ölmeyecekti. zordu. saat 1 civarı okulda öğle arası oluyor 1 saat kadar. herkes yemeğe giderdi. bende okula gittim. hatunla öğlen yemeği yiyeceğiz. pizza pizza'ya gittik. konuşmuyor zaten. konuşsa ne diyecek zaten? laf benimki de.

    - eee hayatım nasıldı günün?
    * kötü aşkım ya. karnım ağrıyor. regl olacağım sanırım.
    - hadi ya. ağrı kesici alayım mı?
    * var bebeğim geçmiyor.

    salaklığıma yanarım. ya da yanmam. bilmiyorum. o gün çocukla buluşmasın diye yapmadığım şebeklik kalmadı. aşk tabi. espriler, şakalar. hatta bir gün önce ne kadar kızgın olsam da ona şiir yazmıştım. onu okudum. gözleri doldu. ağlamaya başladı. bir kadın ağladığında kendine ağlıyordur dostum. yaptıklarına ağlıyordur. yoksa sanıldığı kadar duygusal canlılar değiller. öyle olmaları empoze ediliyor, bazıları bu kalıba giriyor bazıları da zincirlerini kırıp erkekten hızlı oluyor.

    - noldu hayatım niye ağlıyorsun?
    * çok güzel bebeğim. çok güzel sevgilim.
    - şiir mi? ben mi? hehehe
    * hepsi. hepsi. sahip olduğum herşey. seninle olan her an. (Bir yandan ağlıyor.)
    - ağlama hayatım ben yanındayım bir yere gittiğim yok sonuçta. buradayım.
    * bırakmayacaksın beni dimi?
    - hayır. neden?
    * partiler, konserler etrafın onca kız dolu. ben artık yapamıyorum. sen beni aldatıyorsundur diye geceleri uyuyamıyorum (hala ağlıyor)
    - aaa be kanını siktiğim karısı. sen ne diyorsun yine mk? tamda toparladık derken bu ne şimdi? ayrılık ayağı mı çekeceksin bana? yapamıyoruz mu diyeceksin? seni içinde yaşadığın dünyayla birlikte sikeyim. sürtük. kahpesin. ölümüne kahpesin hemde. demek istedim ama ağzımdan şunlar çıktı:
    - ee yani sonuç? bitti mi?
    * aaaaaaaaaa bbbbbbbbbbbbb cccccccccccccc ddddddddddddddddddd eeeeeeeeeeeeeeeee ffffffffffffff

    dinlemedim o andan sonra. sonuç belli zaten. ayrılık konuşmasını sezdiğim andan itibaren ne yüzüne bakabildim, ne konuşabildim. konuşması bitsin diye bekledim, saygıdan. bu hayatımda hep böyle oldu. ayrılan taraf somut birşey sunmadıkça tüm kabahatın, pişmanlığın, riyakarlığın karşı tarafta olduğunu öğretti hayat, sağolsun. aşk tabi. aşk.

    içimde fırtınalar kopuyor. 2 günlük eleman için, rahat rahat sevişmek için bildiğin beni rafa kaldırmıştı. biraz tozlanayım kendime geleyim nasılsa yine döneceğim, arayacağım. en kötü şöyle yapabilirdi:

    - hayatım biliyorsun o gün regl olmak üzereydim. biraz kendime yüklendim ben kıskandım seni kötü birşey değil ki bu bebeğim. senden sinirimi çıkarmaya çalıştım. bitsin istemedim ben. öyle değil. yanlış anlaşıldım.

    ağlayarak gitti tabi eve. içimden şunlar geçti o an; ne akıllı kızmış lan. harbi diyorum bak. tüm sinirim patlamak üzereydi. takip ettim. mehmet'le buluştuk kuzen geldi. hatun devamlı 'justin timberlake' dinlerdi. cry me a river https://www.youtube.com/watch?v=DksSPZTZES0

    kafamda o şarkı çalarken izledim onu. kim bu çocuk nerede derken bir anda çıkageldi. hiç düşündüğüm gibi değildi. bildiğin süt çocuğu tipi vardı. bembeyaz, bebek yüzlü birisi. o çocuktan o derece ateşli mesajlar yerine kandil mesajı beklersin o derece mk. yada hala kabullenemedim piçi hehe. neyse mehmet bana baktı:

    - ne yapalım kanka? ben mi girsem. ben görmüş gibi yapayım, dalayım. sen hiç karışma.
    * olmaz bilader öyle şey. bekleyelim.
    - neyi bekleyeceğiz?
    * belki ayrılırlar lan.
    - !??!?!?

    aynen öyle işte. dedim belki çocukla ayrılma konuşması yapar, birşey olur. olur işte ne bileyim. takip ettik. bilader beni bir kere evine çağırmadı, çocukla apartmana girdiler. çok garip bir andı benim için. yutkundum. mehmet'e döndüm:

    - gidelim kanka.
    * nereye lan? geldik o kadar. bilader şu çocuğu döv rahatla bak.
    - yok kanka. ne hali varsa görsün. benden çıktı artık.
    * kanka ben döveyim o zaman. çok sinirliyim bilader.
    - ya siktir et bilader.

    biz kamelyada oturduk bunları konuşurken 1 saat olmuştu. hareket edecek, konuşacak halim yoktu. sadece düşünüyordum. neden? niye? nasıl? ne gerek var? ne eksik? ben ne yaptım? o niye böyle yaptı? muhtemelen içeride epey ıslandı arkadaş. kalktık gittik bira almaya. oturdum. gözlerim dolu, konuşsam ağlayacağım. mehmet elini omzuma attı;

    - kanka sana kız mı yok ya. boşver bilader. hayat daha uzun.
    * yok be kanka ondan değil ne bileyim üzüldüm. sende tanıştın bak. iyi bir değil miydi?
    - öyle gibiydi ama bilemezsin kanka. unut gitsin.
    * doğru.

    oturduk parka akşama kadar içtik. içtikçe içesim geliyordu, ağlayasım var ağlayamıyorum. lan dedim keşke zulada olsaydık. oturup saatlerce ağlardım mk kimsede görmezdi, duymazdı. arkadaş bile olsa aciz görünmek istemedim. ne bileyim bunun adı gurur vs. değil farklı bir şey. bana bakınca o günü hatırlamasını istemedim arkadaşımın. gidelim dedim. kalktık eve doğru yürüdük zaten 10 dakika mesafede. eve geçiyorum dedim, yalan söyledim arkadaşıma. zulaya gittim. oturduk bir sigara içtim. lan dedim ya. hale bak.

    akşam 9 civarı olmuştu kafam güzel olunca, düzelmem gerektiğini hissettim artık. zaten telefon birşey yok bir eve uğramam lazım lan dedim. eee eve gitsen bir ton afra tafra. gidecek yer bulamadım bende o kafayla hatunun evinin oradaki kamelyada buldum kendimi. nasıl neden niçin fikrim yok. sadece yürüdüm öylece.

    oturdum banka, apartman kapısını kesiyorum. hala şokundayım. nasıl mk ya? nasıl olabilir? derken benim hatunun annesinin eve geldiğini gördüm. anası beni hiç sevmezdi. kızına yakıştıramadığından mıdır yoksa böyle müzik işlerinden midir sevmezdi yani. tanıma fırsatı da vermedi bana. bende onu sevmedim tabi. annesi beni görmesin diye kafamı çevirdim. aradan 5 dakika geçmesiyle birlikte ömer koşaradım evden çıktı.

    ha siktir dedim. ya kafam çok iyi. ya da annesi bunları bastı resmen. anne baba layakit bir ailedendi, babasının 2-3 eşi vardı. annesi desen kardeşinde kalırdı. planlar tutmadı bizimkinin, basıldılar.

    sevinsem mi üzülsem mi bilemedim o an. ömer yanımdan geçti gitti mk. hatta göz göze geldik. böyle çocuğu inceleyerek baktım, süt çocuğu dedim ya boşa değil. gözünü kaçırdı direk.

    - bilader baksana?
    * pardon? tanışıyor muyuz?
    - yokta sen ne yapıyorsun burada?
    * ya ben hatunlaydım.
    - ee?
    * annesi geldi mını sikiyim ya. bende çıktım direk ne diyeceğimi bilemedim.
    - iyi babası gelmemiş.
    * he ya. neyse hehehe

    orosbu çocuğu gülüyor birde. bazen insanın şizofren olduğunu sandığı anlar olabiliyor, yada bir bana oluyor bilmiyorum. bu gerçek mi lan? diye sorgularken bir anda ömer'le kaynatırken buldum kendimi. baya baya sohbet sohbeti açtı. çocuğa olan merakım bilinçaltımdaki itneyi mi dürttü mk derken olaylar gelişti. çantasından karton sigara çıkardı. bildiğin karton.

    - bu ne bilader? karton mu alıyon sen?
    * yok ya. karışık.
    - nesi karışık lan kim karton taşır mk?
    * ya benim peder gümrükte çalışıyor.
    - eee?
    * gümrükteki sigaraları çalıyorum bende. o şekil geziyorum zaten. yoksa param pulum yok yani.
    - babanın haberi var mı?
    * yok be ya. ama anlıyordur herhalde. denk geldikçe karton sigaraları araklıyorum. şehir şehir gezip ona buna işte hehehehehe
    - bilader siktiğin kadını her seferinde marifet gibi söyleyip durmasana.

    çocuk ne bilsin benim hatuna çaktığını....

    akşam bitti gece oldu. saat 11'i geçti. konya'nın kışı da soğuktur. birde her yer kar, arada atıştırıyor. dayanamadım sordum;

    - bilader sen nerede kalacaksın?
    * burada.
    - nasıl lan? nene hatun parkında mı yatacaksın?
    * aynen
    - hahahaha. götünü keserler oğlum burada. saf saf iş yapma.

    doğanlar olarak tabir edilen bir yere tekabül ediyordu konya'da. torba tutanlar mı ararsın, hap atıp sağa sola saracak yer arayan adamların olduğu parkta, üstelik o tiple ürkek bakışlarla saf saf 'burada yatacağım' deyince resmen acıdım çocuğa. hayatında hiç sokakta kalmadığı belliydi. anlattıklarından da anladım zaten. hatun, annesini göndermişti, sabaha kadar bafi yapacaklardı. olmadı tabi. birde dalyarak arada mesajlaşıyor falan. lan ne kafaydı.

    neyse uzatmayacağım artık. tükendim resmen yazmaktan. bu kodumun samsunlusunu, am am am diye şehir şehir gezen adamı babasından karton sigara patlatan adamı aldım evime götürdüm. evdekilere de 'bizim ortaokuldan oğuzhan yaaa. yozgat'a taşınmışlardı hani? beni ziyarete geldi.' dedim. yediler. belki de yemediler. ben azar yedim baya ama orası net. neredesin? evde değilsin sokaklardasın geldiğinde başkasıyla geliyorsun eve? otel mi lan burası? bugün kal, yarın gelme...

    velhasıl elemanın yatağını yaptım. evden birşeyler çalıp gitmesin diye de kapısında sabahladım bildiğin. sonra sabah olunca da uyandırdım. hadi kardeşim, sen çık yoluna işine neyse hallet hadi dedim gönderdim.

    ağzını yüzünü kırmak için 2 aya yakın beklediğim, sevgilimi çatır çatır siken adamı evimde misafir ettim. kafam allak bullak tabi. ne yaptım lan ben şokundayım. ömer gidince akşama kadar uyudum. babamın 'otel mi lan bura' demesini duymayım diyerekten 6 gibi çıktım evden. halil abi'nin yanına gittim. hala olayın şokundayım. elim ayağım titriyordu. kafamda ömer patlıyor;

    - kardeş tanımadığın adamı evine aldın, misafir ettin. inanmıyormuşsun da allah razı olsun senden.
    * ne demek, ne demek...

    liseli kardeşlerim mekanı terk etmişti artık ufaktan. akşamları genelde müşteri olmazdı. mahallenin bebeleri gelir onlarda param yok ayağı çekerdi, üst komşu sesten rahatsız oluyordu zaten adamın vergi levhası falan yoktu aga. dükkan açmış işletiyor işte, komşuyla papaz olmamak için akşamları çalışmazdı. oturduk anlattım olayları ama gözlerim yaşla doldu. aramızda kalmasını da tembihledim. mehmet falan duysa birbirimize gireriz, kuzen duysa tüm mahalleye anlatır taşak geçer. herşeyi özetledim. halil abi'den bir tepki bekliyorum;

    - ulen. ne diyeyim sana? iyi yapmışsın aslında ama kötü birşeyde yapmışsın gibi. dur bunu çözeceğiz şimdi.
    * nasıl ya?
    - dur sen, dur.

    içeri gitti. 2 bira yanında arap getirdi, birazcık sigara. oturdu sardı. yaktı, bir duman aldı, uzattı bana;

    - anıl. çok iyi adamsın. adamsın bir kere, çocuk değilsin. ağzını burnunu kırmayı herkes bilir.
    * aynen de abicim içime oturdu diyorum sana ya. belki elemanı sabah gönderdim yine buluştular. var mı böyle birşey ya? böyle sanki öküz oturdu gibi içime. bu ne rahatlık bendeki. hangisi doğrusu?
    - ya sen boşver artık onu. bir gün yine aşık olacaksın kardeşim. sen vazgeçme, kalbin temiz, için temiz. yine bulacaksın birini daha 16 yaşındasın be yahu. 20 var, 30 var, 40 var ulen! sen aşık olduğunda değdiğini anlayacaksın. zaman geçecek belki 1 ay, 1 sene o an geldiğinde hissedeceksin.
    * sigara iyiymiş yalnız.
    - ben ne diyorum sen diyorsun?
    * haklısın abicim de, konuyu değiştirelim be ya. playstation 2 çalışıyormuşsun geldiğinden beri. neymiş efendim anıl'ın eline veririm, yok efendim kral benim yok efendim haghahah
    - tabbi ooooğlum. şşşş
    * ??
    - perdeyi çeksene bir gören olur.
    * tamam abi de, sesi açarım ama. sikerler üst komşuyu şimdi.
    - tamam, sakin. ömer'e yapamadığın gideri komşuya mı yapacan lan? hahaha
    * çok komik abi. iyi ki anlattım. sağol.
    - şşşş küseceksen oynamayalım.
    * yav neyse tamam.

    o gün sabaha kadar playstation 2 oynadık. kafalar dumanlı, biralar bitmek bilmedi dolaptaki. sabahta okula gittim bir güzel. hoca hala matematik, kimya, fizik. sayısalcılar sadece sayısalı seçtikleri için profesör sanıyor kendilerini, eşit ağırlıkçı tipler var lümpen lümpen takılmacalar. şu yazarı bilir misin? peki şu kitabı bilir misin? (bilmek yetiyor mk. okuyan var mı? yok)

    bunu niye yazdım? geçmişi unutmaktan korkuyorum bazen. ne olduğumu unutuyorum. sanki zaman geçtikçe 'aşk böyle olmalı', 'erkek dik durmalı', 'kadın erkeğinin sözünü dinlemeli' gibi sikimsonik gelenekçi, bir temeli olmayan saçma savlar bize gerçekmiş gibi yutturuluyor. istediğin kadar inkar et, her yerdeler. televizyonda ne zaman bir aşk dizisi açsam, ya biri birini tokatlar (genelde erkek kadına vuruyor) ya birisi ötekine 'benim lan bu kadın!' diye bağırır. o kadın kimsenin değil kardeşim. paylaşamıyorsanız birlikte deneyin, olmuyorsa 3'ü tuşlayın. yada karşınıza alıp bir sorun bence 'hangimiz?' diyerekten sonuçta insan yani.

    aşk; kıskanmak değildir. sadece benimsin lan! deyip sahiplenmek değildir. senin değilse, değildir. salıvereceksin uçacak. fil değil ki ipinden bir kere bağlayınca bir daha kaçmasın. bizimkiler eve kitler misal, kitlemese bile dışarı çıktığında çarkına kaşanır. bir adam vardı bilader hintliydi sanırım karısının amına kilit takmıştı. link am demeyip vajina desem biyoloji dersleri geliyor aklıma. konu liseden açılmışken hiç öyle terimsel konuşasım yok. tipini siktiğimin biyolojicisi laboratuvarda sapık gibi cenin depolardı. hey ya. bak bu kuzu cenini bu ders biyoloji, biyoloji böyle bir şeydir.

    neyse o günü de atlattım, eve geldim. sakinim ama. sorunlar çözüldü. derken, çözülemedi. bakkal murat abi sigara içtiğimi söylemiş babama. birde 3-5 lira borcum vardı, anıl ödemiyor demiş. böyle bir cinnet yok. borç lafını duyduğunda adamın eli ayağı boşalır, birde anıl borcunu ödemiyor lafı. fennaa. geldi geçti tabi o günler.

    velhasıl, aşk denilen şey aslında zaman kavramını yitirdiğin, tüm dikkatini karşı tarafa verebildiğin, hislerini daha yoğun yaşadığın, mutlu hissettiğin, güvende, sıcak hissettiğin o andır. yani birine aşık olmakla, aşk kavramı farklı şeyler. aşk o anı yakalamaktır, aşık olmaksa o anı yakalamak istediğin kişiyi bulduğunu sanmaktır.

    genelde bulduğunu sandığın kişi aslında yoktur. tamamen simülasyondur. herşey kafadaki hayallerden ibaret ama cansızdır.

    aşk vardır. bu aşk allah'a da olabilir, karşı cinse de olabilir yeri gelir dandik bir taşa da olabilir, yeri gelir güneşin doğuşunu izlerken olabilir. eğer zaman yavaşlıyor ve beyninde bir yer o anın değerli olduğunu hissettiriyorsa bu aşktır. vazgeçmemek lazım.

    yaş 16'ydı o zamanlar. şimdi oldu 26. yine aynı yerdeyim. aşk var, aşık olduğum kadın yok artık. bitti. denedim, uğraştım, düzelsin istedim, olmadı. belki eski duygusallığım yok oturup şiir okumadım ama olabildiğince ifade ettim kendimi, yine olmadı. git dedi gitmedim, konuşma dedi konuştum. olur gibi oldu ama olmadı.

    o an geldiğinde, kendimi güvende hissettiğimde, sevildiğimi gerçekten bildiğimde, sevişirken kulağıma fısıldadığında beynimin içinde yol alıp anlam kazanan o kelimeleri tüm içtenliğimle yorumlarken, gülümserken bulmak istiyorum yine kendimi. seni seviyorum kelimesinin anlamlı olduğunu hissetmek istiyorum tekrar. bugün değil, yarın değil, yakın değil. biliyorum. olsun.

    dediği gibi; yine bulacaksın birini daha 26 yaşındasın be yahu. 30 var, 40 var, 50 var ulen!
    1 ...