aşk

entry15893 galeri
    11953.
  1. bile bile ladesim sana öyle inan.

    aşkın tüm o alışıldık kurguları parçalamasını görmek müthiş. yengi-yenilgi yok; yıllarca vahşi hayvan gibi beslenen egonun bile söylene söylene köşesine çekilişine şahit olmak var. içerime seslendim: tüm askerleri geri çekin, bu güzellik sürebildiğince sürsün, tüm kapıları açın, açın ki ondan yansıyan en küçük pırıltı bile dışarda kalmasın!

    aşk, sanıldığı gibi gerçekliği eğip bükmüyor, bizim, sevileni bu denli güzel görmemizin nedeni, onlarca kontrolden, filtreden, ket vurmadan sıyrılıp karşımızdakini olanca çıplaklığıyla görebilmemiz; burada bir aldatmaca yok, dinle beni; insan bir çiçeğin güzelliğini seyrederken önyargılı olabilir mi? olağanın sınırlarında olağanüstü bir deneyim. sen şimdi dışardan bakıyorsun, seyrediyorsun ya, anlayamıyorsun, içinde olman gerekir çünkü, parçası olman gerekir, bir kavram değil bu, bir sözcük dizisi değil. şu anlattıklarım içimdeki cayır cayır yangının yanında epey sönük kalıyor, fakat tutamıyorum, tutamazsın, taşar işte, her yere sıçramak ister, ama kelimelerle ama hareketlerle ama bakışlarla, hani diyelim ki; bir ucu sevdiğim kadına uzanan bir gökkuşağı var içimde, sen o ikisi arasındaki ışık tayfını görürsün yedi renk, şaşkınlıkla seyredersin, tıpkı benim hayranlıkla seyrettiğim gibi.
    mahrem tam burada en katışıksız haliyle parlar, çünkü dışarıdan bir etkiyle, zorlamayla değil, kendiliğinden oluvermiştir ve belki de tek gerçek anlamını burada bulur. bak şu fotoğrafa :

    http://1.bp.blogspot.com/...vcoTS6A8/s400/image_3.jpg

    eminim ki onlar mahremlerini paylaştıklarını düşünmüyordu, aşka düşen iki insanın mahremi zihinlerinde kuruludur, ikiyüzlü bir ahlak anlayışı üzerinde yükselmez, ne kadar bakarsak bakalım bu fotoğraf yatağında uzanmış bir çiftten pek de fazla şey ifade etmez bize, keşke etseydi, o zaman aşkla örgütlenebilirdi bile belki insanlık.

    örgütlenme demişken; içimdeki ayaklanışı görmelisin, varoluşun o sefil bıkkınlığını yeni yıkanmış bir avluya çeviren mucizeyi, kanımı köpürten o çalkalanışı, sabah ezanlarında göğsümde saçlarınla uyuyakaldığım kıy-a-meti kendinden menkûl anları. sonra rüyalarım zihnimin delik deşik duvarlarından içeriye akar, ve taze yemişler, çıplak ayaklarının serinliği, hiç görmediğim ülkelerin baharat kokuları. incecik bir duman gibi dolanır soluğun göğüs kafesimde, ne kadar nefes alsam hep soluksuz kalmalar sonra, küçücük gözlerine gömülen büyük hayaller. ilk kirpiklerin mi tutuşturdu dudaklarımı, zaman neden bize yetişemiyor, bilmiyorum, bırak da uyuyim biraz artık. ama olmuyor işte uyku yok, gözlerim kan çanağı düşünürüm: bütünleşip bir olunca, o dışsallık ortadan kalkıyor ve sevdiğini tarifleyemez hale geliyorsun. yani sanki onun içinde soluk alıyosun, en kılcal damarlarında dahi bütünüyle onu hissediyosun, baştan ayağa ona bulanıyosun, işte bu yüzden ona dışarıdan bir gözle bakmakta zorlanıyosun, nasıl ki kendine bakmakta zorlanıyosan. bunları düşünürüm işte.

    sonra kalkarım yataktan, madem uyuyamıyorum bir kahve içeyim derim, kahveyi koyarım, sıcak suyu eklerim, kahve köpükleri suyun yüzeyinde patlarken aklıma sayısız öpüşler gelir, sabaha karşı kendi kendime manyak gibi gülerim, aşkın o mantıksal düzlemle kafa bulan korelasyonuna bakıp, içimdeki sana bir kez daha biat ederim.
    0 ...