özellikle güneyden geliyor iseniz, henüz uçaktayken yeşili görüp tabiatı ile farklı hissediyorsunuz.
yörenin en iyi muhafaza edilmiş, dağlara kadar uzanan trabzon kalesini gezmeden, Fatih/irena Kulesi olarak bilinen cephaneliğe bakış atmadan, trabzon halkının ulu öndere hediyesi olan atatürk köşkünü ziyaret etmeden, akçaabat semalarında köfte yemeden(ilk kez trabzon'a gelen arkadaşlar, önünde farklı şehir plakalarının olduğu mekanlara girmesinler, yerel plakalı 28, 55, 25, 29, 08, 52 araçların olduğu mekanlar tercih edilirse, gerçek akçabaat köftesinın tadı damaklarda kalacaktır) herhangi bir yaylanın sisli havasını içinize çekmeden, arnavut kaldırımlarının verdiği dinginliği hissetmeden, sürmene yahut şehir merkezindeki karpi'de enfes pideler yemeden, doğanın üç ana rengini görmeden(bordo,mavi,yeşil), kamuoyu nezdinde ses getirecek bir derbiyi izlemeden, derbinin galibi trabzonspor ise akabinde süleyman restaurant'daki çoşkuyu görmeden, boztepe'den güneşin batışını seyretmeden, uzungöl'ün huzur veren sessizliği ile büyülenmeden, ganita'da çay içmeden, sümela'yı solumadan, uzun sokağın sonundaki simitçiden trabzon simidi yemeden, zigana'da güne karla merhaba demeden, kızlar manastırını görmeden, ayasofya'yı ziyaret etmeden dönülmemesi gereken.
hem antik hem rahatlatıcı bir tatile ev sahipliği yapabilecek kapasitede, ülkenin en yeşil coğrafyalarından birine sahip olan, mavi ile yeşilin düet yaptığı şehir.