aşk

entry15893 galeri
    10732.
  1. insanoğlunun en güçlü duygularından biri, belki de birincisi aşktır.
    Edebiyatın eskiden beri en çok işlediği konuların başında o gelir; dini
    ve felsefiyi de daha baştan etkilemiştir. Bu ulvi duygu,14 Şubat’ta tüm
    dünya’da “Sevgililer Günü” olarak kutlanır; içinde sevginin sevgilinin
    geçtiği gün kutlanmaz mı? Hele sevgiye/sevilmeye hasret kaldığımız,
    ihtiyaç duyduğumuz bu çağda …. Maalesef kutlanamıyor, çünkü tüm
    toplumsal ilişkilerde olduğu gibi sistem, bugünü de yozlaştırmıştır ve
    çılgın bir alış-veriş gününe dönüştürmüştür. Oysaki gün ne masumane bir
    istekle doğmuştu. Roma imparatorluğu’nda askerlerin evlenmesi
    yasaklanmıştı. St. Valentine adlı bir rahip bu yasağı dinlemeyerek
    gizlice sevenlerin nikâhını kıymış ve onların gönlünü almıştı. işte o
    gün “Sevgililer Günü” olarak kutlanmasına karar kılınmıştı.

    Çağımızda en büyük değerin para olarak görüldüğü, her şeyin pazara
    dökülüp onunla ölçüldüğü bir düzende, aşkın sıyrılıp gelişmesi nasıl
    mümkün olur ki? Kapitalizm, giderek tüketim toplumu, her şeyi
    sıradanlaştırıp tüketirken, aşkın, yaşamın birçok boyutlu olgusunu
    insanlar arasında yok etmesinin koşullarını da en aza indirmiş oluyor.
    Mutluluk Kafdağı’nın arkasına uçmuştur, insanlar aşkı değil, para aşkı
    yaşıyor. Paranın yaşadığı sanal aşk da bazen kanımızı donduran gerçek
    vahşi cinayetlere sebep oluyor, akşam birlikte eğlenen gençlerden
    birisinin cesedini ertesi sabah bir çöp konteynırında bulmak artık
    kimseyi şaşırtmıyor. Çılgın yaşamın adı çapkınlık, gömlek değiştirir
    gibi sabah-akşam sevgili değiştirmek marifet sayılıyor. Hiç kimse
    kırdığı kalbin ardına bakmıyor, onun bir insan kalbi olduğunu
    düşünmüyor, yeni bir “sevgiliye” koşuyor. insanlar çürüyor, aşk
    yozlaşıyor, bütün bunlara da medya çanak tutuyor.

    Kapitalizm, aşkı sıradanlaştırıp yozlaştırırken, feodalizm ve onun ürünü
    olan din, aşkı çok mu kutsayıp yüceltmiştir. Hayır… Aşk ve mutluluk
    denilince Tanrı’nın bir bağışı olarak dinsel mutluluk olarak anlaşılır
    ve o da ancak ölümden sonra öbür dünyada gerçekleşir, bu dünya ise bir
    ceza ve ıstırap alanıdır. insanlar yaşarken Tanrı’ya gönül verip onun
    bağışını bekleyerek de mutlu olabilirler, ancak “öbür dünya”da mutlu
    olmak, bu dünyada mutsuz olmakla elde edilecektir. Bu anlayış islam
    dünyasında mistik sufi aşk anlayışını geliştirmiştir. Buna rağmen
    Sufiler zaman zaman mistik dünyanın da dışına çıkarak gerçek aşkı
    yeryüzünde aramışlardır.

    Feodalizm ve din insanların önüne koydukları tabularla aşkın önünü
    kesmişler, hatta aşkı öldürmüşlerdir. Özellikle feodal düşünce kadını
    yok saymış, dayattıkları katı-kısıtlı yaşam biçimi ile kadınların
    kadınlık duygularını öldürmüştür. insanlığını yaşamayan, hatta insan
    olduğunun dahi farkına varamayan birisi aşkı nasıl yaşar ki. Bugün bile
    feodal sistemin daha tam yıkılamadığı yörelerde, gençler birbirinin
    yüzünü dahi görmeden ebeveynlerinin ısrarı ile görücü usulüyle ve
    üstelik yüksek miktarda başlık parası (denilen bir bedeli ) ödeyerek
    evlendirilmektedirler. Borçlanarak evlenen bu gençler birbirlerine
    doyamadan gurbet yollarına düşmekte, kırkına varamadan yaşlı amca ve
    teyzeler görünümüne dönmektedirler. Bununda ötesinde başlık parasını
    ödeyen zengin yaşlılar daha ergenlik çağına girmemiş masum kız
    çocuklarını ikinci ve üçüncü eş olarak haremlerine almakta, onların
    dünyalarını karartmaktadırlar. Medyada intihar eden “küçük gelinler”
    içimizi burksa da, memleketin gerçeği budur ve kimsede buna müdahalede
    bulunmamaktadır. Feodalizm, sevgiyi doğmadan boğmuştur, bununla da
    yetinmemiş, tabularla cinselliği bir fetişizme dönüştürmüş, yarattığı
    aşırı gerilim ortamında yalnızca bireylerin yaşamını tehlikeye
    düşürmekle kalmamış toplumun ruh sağlığını da bozmuştur. Her gün işlenen
    kadın cinayetleri bunun bir sonucudur. Feodalizm zihniyetini aşamayan
    toplumlar sağlıksız, giderek hastalıklı toplumlara dönüşmektedirler.

    Özgürlüğün olmadığı yerde aşk, özgür aşkın yaşanmadığı yerde gülmek ve
    eğlenmek yasaktır. Ne yazık ki tarihte ilk kez özgür aşkın yaşandığı
    Anadolu coğrafyasında, daha sonraki aşamalarda aşkın yasak, giderek
    günah sayıldığı karanlık çağı yaşamış ve yaşamaktadır. Gerek Osmanlı’da
    ve gerekse Cumhuriyet te büyükler yüksek sesle konuşmayı, yüksek
    perdeden gülmeyi, kucağına çocuğunu alıp sevmeyi ayıp saymışlardır. Bu
    anlayışın toplumsal içerimleri olduğu gibi dinsel içerimleri de vardır.
    Dogmatik mümin de, köktenci mutasavvıf da gülme ile günah arasında bir
    ilişki kurmuşlardır. Gülme, öte dünya ve ahiret korkusunu zayıflatıcı,
    itikadı güçsüzleştirici bir adım sayılmıştır. “Ağır ol ki molla
    sansınlar” söyleminin nedeni budur. Türkiye’de askerlik ocağı kutsal ve
    ciddi bir kurum olarak kabul edilmiştir. Burada yetişenler, sivildeki
    güleç yüzlü, sıcak, sempatik, insanlar gibi değil, aksine ciddi ve asık
    suratlı insanlar olarak görülmek istenmiştir. Asık surat ciddiyetin ve
    yiğitliğin şanı olarak görülmüştür ve her Türk de asker doğar. Asker
    kökenli pek çok yöneticinin asık suratlı olmasının nedeni budur. M.
    Kemal’in güleç yüzlü fotoğraflarına nadiren rastlarsınız. Bunun nedeni
    ise, liderlerin dünyasal ve tanrısal iktidarın temsilcileri olarak
    görülmesinde yatar. Oysaki gülmek insani bir davranıştır, devrimci bir
    duruştur. Gülmek devrimcilere yakışır.

    Gülmenin yasak olduğu totaliter inanç ve rejimlerde müzik ve eğlence de
    yasaktır. islam’ın en liberal mezhebi olarak görülen Hanefi Fıkhı “müzik
    çalmak ve isteyerek dinlemek caiz değildir” diye hüküm koymuştur.
    islam’da bunun gibi nice fetvalar vardır. islam’la aynı coğrafyayı
    paylaşan Alevilik, inanç ritüellerini müzik ve Semah denilen ilahi
    dansla gerçekleştirir. Müzik ve ilahi dans Aleviliğin olmazsa olmazıdır.
    Üç teli Cura/Tembur ise ayaklı Kuran olarak kabul edilmiştir. Kutsanarak
    indirilir, çalınır ve yine kutsanarak yerine konulur. Bu yüzden Alevilik
    tarihleri boyunca ağır ithamlarla kovuşturulmuş, çeşitli katliamlardan
    geçirilmiştir. Neden böyledir? Gülmede olduğu gibi, müzik, dans ve
    eğlence de totaliter rejimlere karşıdır. Çünkü sevmek, gülmek ve
    eğlenmek insan olmaktır. insan “gülen hayvandır”, ağlayan hayvan çoktur,
    fakat insan dışında gülen hayvan yoktur.

    Aşk, mutluluk ve demokrasi birbirine sıkıca bağımlı kavramlardır. XVI.
    Yüzyıldan itibaren aşk ve mutluluk Tanrısal düzeyden, insan düzeyine
    indirilmiştir, bireysel mutluluk, toplumsal mutluluk içerisinde aranmaya
    başlanmıştır. Bu tarihten sonra filozoflarca, mutluluk, dinsel bir
    çerçeveden dünyasal bir çerçeveye oturtmuşlardır. Giderek bireysel
    düzeyden toplumsal düzeye oradan da sistem içinde tartışılmaya ve
    aranmaya açılmıştır. Gerçekten mutluluk bireyselle toplumsalın
    bağımlılığı içinde gerçekleşir. Bireysel mutluluk, ancak toplumsal
    mutlulukla mümkündür; çünkü bireyin özgürce gelişmesi, herkesin özgürce
    gelişmesine bağlıdır. Demokrasinin olmadığı, insan haklarının güvenceye
    bağlanmadığı; özellikle yaşam hakkının istendiği gibi çiğnenip fikir
    özgürlüğünün gerçek anlamıyla uygulanmadığı bir ülkede, insanların
    özgürce gelişmesi, aşkı yaşaması, giderek mutlu olması mümkün müdür? Bu
    tür ülkelerde yoksul kitleleri, dünyasal bir mutluluk yerine ya da onun
    yanı sıra, dinsel bir mutluluğun sahte cennetlerine inandırmaya ve
    yönlendirmeye çalışırlar. Bugün Türkiye’de yaşanan budur, yoksul
    kitleleri sahte cennetlerle uyutmak yalnızca bugünkü mutluluğu
    gölgelemez, yarınların mutluluğuna götürecek adımları da tökezletir.

    insanın en yüce meziyetlerinden birisidir aşk ve sevgi. Sevgi de,
    çocukluktan aile içinde kazanılır. Sevginin geçerli olmadığı bir ortamda
    büyüyen bir insandan sevgi nasıl beklenir ki. Antik Yunan’da Isparta
    sitesinde çocuklar devletin malı sayılmış ve çocuklar daha anne sevgisi
    tatmadan ailede kopartılarak devletin denetim ve gözetimi altında katı
    bir disiplinle yetiştirmeye çalışmışlardır. Atina’da demokrasi yönetimi
    altında bilim ve sanat dev adımlarla ilerlerken, Isparta etrafını
    yakıp-yıkmakla meşgul olmuştur. Yine Osmanlı imparatorluğu’nun çağına
    göre bilim ve sanatta ilerlemesinin yegâne nedeni sevgisiz ortamda
    büyüyen kapıkulu denilen devşirilmiş insanların yönetiminde olmasıdır.

    insan sevgiyi kendinden bulmadığı sürece başkalarında bulabilmesi
    olanaklı değildir. Kişinin sevgiyi kendinden bulması için kendisini iyi
    bir eğitimle donatması gerekir. Gerçekten sevgi donanımlı insanların
    sorunudur. Donanımlı kişiler ancak sevgiyi üretip, karşısındakine
    verebilirler. Aşk bir verme sanatıdır. Erich Fromm’a (1900-1980) göre
    aşk bir “verme etkinliğidir, almak değil, çok şeyi alan değil, çok veren
    aşkça zengindir.” Bencil ve sıradan duyguların arkasından koşup giden
    insan, üstelik donanımı da yetersizse, neyi verebilecektir başkasına ve
    insana. Oysa aşk insana verilmiş bir armağandır, farklılık ve
    mükemmellik yaratır.

    Kapitalizm, hemen her yerde “mutlu azınlıklar” yaratıp, büyük kitleleri
    sömürür; ayrıca yol açtığı tüketim toplumu sıradan zevkler ve onların
    yüzeysel mutluluklarıyla yaşamını doldururken, insanlar da zengin olma
    tutkusunun güdümünde ve sonu gelmez bir yarışta birbirlerini çiğner
    dururlar. Anlaşılıyor ki kapitalizm aşılmadan, insanları sıradan
    mutluluktan kurtarmak, kendi mutluluğu kadar başkasının da mutluluğunu
    istemek mümkün değildir. Bunun da ancak yeni bir dünyanın yaratılması
    ile sağlanacağı görünüyor. Bir azınlığın değil, bütün insanların insanca
    yaşayacakları yeni bir dünyanın kurulmasıyladır ki, sadece kimi
    insanların değil, tüm toplumun gerçekten mutlu olmalarının kapısı
    açılmış olur. insanlık, böylesi bir dünyayı yaratmalı ve tatmalıdır.(*2)

    Sonuç olarak, Aşk varlık nedenimizdir, yaşam amacımızdır. Yaşamı
    sevenler, ölüme seve seve giderler. Çünkü yaşam uğruna ölecek kadar
    güzeldir. Yarını bugünden kurmak, bu günü yarına taşımak aşkla mümkün
    olur. Aşk sevdadır, yardır, vatandır. Komünistler yaşamı ve aşkı
    kutsallaştırmasını savunurlar. Çünkü insanlar arasındaki bütün
    sorunların aşkın gücüyle çözülebileceğine inanırlar ve ancak aşkın
    gücüyle bütün acılarından kurtulabilirler. Bunun içinde sınıfların ve
    sömürünün olmadığı, her kesin eşit ve özgür olduğu bir toplumun
    mücadelesini verirler. inanırlar ki gerçek aşk, sınıfsız bir toplumda
    eşitler arasında yaşanır. Eşit olmayan koşullarda yaşanan aşk değil,
    çıkar ve bağımlılık ilişkileridir ki buda sürekli olarak yozlaşmayı
    üretir. Bugün kimilerine göre ütopya gibi gözükse de insanlığın hedefi
    ve amacı sınıfsız mutlu topluma doğrudur. Yeryüzü aşkın yüzü oluncaya
    kadar mücadele devam edecektir. Yazımızı Ataol Behramoğlu’nun şu güzel
    dizeleri ile bitirelim:

    Bütün insanları dostun bil, kardeşin bil kızım

    Sevincin ürünüdür insan, nefretin değil

    Zulmün önünde dimdik tut onurunu

    Sevginin önünde eğil kızım.

    Hüsnü Gürbey
    0 ...