öyle bir mekan düşünün ki, tüm havası insanlar tarafından yaratılıyor. kendimizi kasmamız, çekinmemiz, tuhaf isimleriyle de birleşince gerilmeyen ya da hayatının bir evresinde gerilmemiş bir insan olmuyor.
öncelikle kahveleri çok güzel, sözüm yok ona. insanına var ama.. starbucks'tan iki kahve alıp, kendini kral sanan adama bir çift lafım elbet olacak.. sen gelme ulan ayı! bende gitmeyeyim gerekiyorsa diyeceğim ama zaten hiç orada oturup kahve içemedim, çok suni bir ortamda hissediyorum kendimi. amerikan kültürünün bir tezahürü gibi geliyor. koca götler, laptoplar, sikimtırak gözlükler.. tuhaftır yani doğru.
bir yaz antalya'ya tatile gitmiştik, gece kuzenle çıkalım da gezelim az dedik, starbucks'un önünden geçiyoruz kafamı bir çevirdim.. bir de ne göreyim!!
baya böyle smokin giymiş bir adam arabadan indi, limuzinden indi pardon ve gitti kadının kapısını açtı. kadın tuvalet giymişti. elini tuttu ve starbucks'a girdiler. bir de baktım ne göreyim herkes baloya gider gibi gelmiş..
kuzene sordum durumu, böyledir bunlar dedi.
nitekim bu tuhaflıklardan dolayıdır ben kahvemi hızlıca alıp kaçıyorum.. tabi ilk kahve alışımı unutamadım!!
anlatıyorum ama büyük bir utançla;
değerli bir arkadaşım starbucks'da işe girmişti ve ona sürekli kahve veriyorlardı, o da sağ olsun "ben içmiyorum duruyor sen alsana bunları" diyerek bana verdi. ben filtre kahve içiyordum ama başka yerlerden alıyordum o zamana kadar..
starbucks kahvesini yaptım ve hunharca içtim. evet, hatırlıyorum çok leziz gelmişti! paket bitene kadar içtim, içtim, içtim..
sonra farkettim kahvem bitince starbucks'a gidip alacağımı, ki o zamana kadar bir kere gitmişiz, yine bizim kuzen ve iki hatunla -hatun dediğime bakmayın 14-15 yaşında falandık- öylece oturup sipariş beklemişiz, self servis olduğunu uzun müddet anlamayıp hiçbir kahve ismini zikremediğimizden tüm siparişi bizden önceki müşterinin siparişine bakarak istemişiz, falan filan. yani pek parlak değildi starbucks geçmişim.
ancak kahveyi de çok beğenmiştim. yani büyük bir zorlukla gidecektim oraya..
derken zihnime -sike sürülmez aklıma- harikulade bir fikir geldi! kahvenin ismini bir kağıda yazdım. gidip kağıdı gösterecektim, telaffuzdan da kurtulacaktım. dişim ağrıyor gibi yapardım her şey olur biterdi! ne kadar da akıllıyım!! sorunu böyle çözecektim!
-çözemedi-
elimde kağıt, gittim girdim sıraya. kağıdı sağ elimle ona doğru uzatıp, sol elimle de bir işareti yapıp tekrar kağıdı gösterdim.. adam tuhaf hareketler yapmaya başladı. o ana kadar sabit duran adam, eliyle koluyla vücuduyla bir şeyler yapıyordu. o an farkettim ki, adam işaret diliyle bana bir şeyler anlatıyordu!
iç ses, şimdi sıçtık dedi. adam beni engelli sanmıştı. keşke bu kadar kalabalık ve sıra olan bir yerde olmasaydım. ah ulan ah kafama sıçayım, kafama! derkeen başladık bir işe bitireceğiz düşüncesi ve refleksle tekrar bir tane yaptım ve kahve paketlerini gösterdim.
adam bir şeyler daha yaptıktan sonra, "beni anlamıyor herhalde" dedi. o anda konuşmak aklıma geldi çünkü anladım ki konuşacaktım bu mağazadan çıkmadan ve ne kadar geç olursa o kadar çok gerizekalı durumuna düşecektim..
ağzımın sol tarafını tutarak "vir tane" gibi bir ses çıkarttım. sanıyorum ki önce adam işitme engelli olduğumu, sonradan da zihinsel engelli olduğumu düşündü ve tane tane konuşmaya başladı.
"be-ye-fen-di (biliyorum böyle hecelenmediğini) bu kah-ve-mizz ne yaz-ık- ki i dönem-- dö-nem-sel dönemsel. şu an- şu an da - burada bu- kah-vee- yo--k- an -i--ti--bariyle."
bıraktım bütün numaralarımı ve onca mırıldanmanın arasında göğsümü gererek bağırmaya başladım!
siz, dedim sıradakilere, işte sizin gibiler yüzünden düştüğümüz şu hale bakın! insanı geriyor, kasıyorsunuz ve kendimizi sonra aşağılanmış hissediyoruz. ne var ki burada kahve içmekte söylesenize? benimde böyle bir markayı tatma hakkım yok mu? cevap verin! size söylüyorum.. siz, siz beyefendi hiç, hiç bir kırathanede oralet içmediniz mi? ya siz hanımefendi? siz hiç kahvecinin önünden geçerken mis gibi kokuları alıp, ah ulan ah demediniz mi? evet, şayet bir utanç varsa bana aittir ama sorumlusu sizlersiniz!
keşke bu aptal konuşmayı yapsaydım. inanın çok daha iyi olurdu. bunun yerine, sizi duyabiliyorum dişim ağrıyor dedim. yaklaşık 5 dakika boyunca neden konuşmadığımı sorguladı gözleriyle, hızlıca elime gelen ilk kahveyi aldım ve adama verdim.
-neye göre çekeyim, çelik mi plastik mi?
+çelik.
-çelik mi kullanıyorsunuz?
+neyi?
-kahveyi nerede yapıyorsunuz.
+basmalı şeyde.
-neyde? french press mi? -bir yandan gidip aldı bir tane gösterdi, yoksa anladı anlayamayacağımı-
+he işte onda.
-o zaman french presse göre çekiyorum.
+çekin.
ne bileyim lan çelik, plastik.. herife bak, sanki intikam alırcasına sorduğu sorulara bak. kapitalist düzenin uşakları! yok ulan aslında burada tek suçlu benim. kendi kendime yarattığım büyük korku. ne var yani alt tarafı bir kahve..
-ikram kahvemizi veremiyorum o zaman?
+ikram mı var?
-evet, paket alana bir bardak kahve veriyoruz.
+e ben niye alamıyorum?
-dişiniz ağrıyor diye dedim.
+he evet, ağrıyor. uf. çok acıdı şu an, çok.
aldığım gibi kahveyi koşarak uzaklaştım. o günden bu zamanlara 3-4 yıl geçti. saçlarımı hiç kesmedim, top sakal bıraktım. kesinlikle tanınmam, değil mi?
hikayem bitti, bundan sonrası bu duruma düşmemesi gereken yazar dostlarıma;
çok mu kahve içmek istiyorsunuz, gidin girin içeri.. sepette memette raflarda kahveler var alın onları, sıkın ortasından koklayın. hoşunuza gideni de gidin herife verin bunu çeker misiniz deyin, firenç pirese göre deyin. bitti, gitti. hediye de bir latte -aynen böyle okunuyor- ya da moka alın. benim gibi kendinizi aman kasmayın.