üniversiteye başladığımda, genelde herkesin yaptığı gibi ben de ilk sene yurtta kaldım. oda arkadaşlarımın birisi psikolojik rahatsızlık derecesinde bir sapık, biri ise sonraları kardeşim gibi olan ama önceleri çok sessiz biriydi. geriye kalan ise daha bi' her insan gibiydi. beraber sigara içiyor, maç izliyor, ufaktan sohbet ediyorduk. ilk günler bir nevi mecburiyetten başlamak zorunda kalan bu ilişkimiz aynı eve çıkmamızla perçinlendi. aslında iyi çocuktu. lise döneminde ettiği kavgaları, peşinden koştuğu kızları, ortam yapabilmek için rapper olma maceralarını, üniversiteyi kazanamayınca düştüğü bunalımları dinledim uzun uzun. beraber çok geceler içtik, sardık, gezdik, eğlendik. başta aynılıkları bulma ve bunlardan mutlu olmaya dayalı arkadaşlığımız zaman ilerledikçe farklılıklardan rahatsız olmaya doğru evrildi. bu da üniversite ev arkadaşlıklarının normal bir rutinidir maalesef.
farklılıklar ilk önce dağınıklık, düzenlilik, temizlik, yemek, bulaşık, fatura, kira gibi basit mevzulardaki fikir ayrılıklarıyla başladı. daha sonra politik konulara doğru kaydı. mustafa basitti. kendini ülkücü olarak tanımlıyordu. daha önce ülkü ocağına gitmemişti. bir parti üyesi değildi. arada akşam yemeğinde ana haber bültenlerini takip etmek dışında siyasal konularla ilgili bilgi edindiği bir kaynak yoktu. kitap okumazdı. belgesel izlemeyi çok sevmezdi. cemaate kızardı. adam kayırdıkları için, kendi hakkının yendiğini düşünüp öfkeleniyordu. babası kamyoncuydu. mesela cemaatçiler kendi aralarında çalıştıklarından haksız rekabete sebep oluyor bu da onları maddi anlamda dar boğaza sürüklüyordu. allaha inanırdı. ramazanda yarım yamalak oruç tutmak dışında bütün müslüman çoğunluk gibi başka bir dinsel faaliyet içerisinde değildi. siyaset konusunda az çok fikir birliği yapabildiğimiz tek konuydu cemaat. türkiyeyi ele geçiriyorlardı. kendilerinden olmayanları daha düşük yaşam şartlarına zorluyorlardı. bu bela nasıl defedilebilirdi? ülke nasıl kurtulurdu?
mustafayla aramızda adı konulamamış bu soğukluk sonucu mustafa okuldaki arkadaşlarıyla ilişkisini geliştirmeye yöneldi. her vize ve final dönemi 5 arkadaşı evimize geliyor, 2 hafta boyunca kampa giriyor, evin tüm stratejik noktalarını zaptediyor, hayvanlar gibi bataklar oynanıyor, bağırılıyor, playstation'un dibine vuruluyordu. arkadaş popülasyonunun yarısı koyu cemaatçi üyelerden oluşan mustafa, güce karşı durmaktansa güce dahil olmaya doğru kayıyordu. başlarda tüm cemaatçilere bizden daha içten ve samimi bi' şekilde küfürler savururken, şimdi arkadaşının evimizde şeriat propagandası yapmasına sessiz kalıyordu. gel zaman git zaman cemaat evlerinde ek ders çalışma programlarına dahil olmaya başlayan mustafa, sınav zamanları namaza da başladı. bir ara sigarayı da bırakınca kendisi için hayırlısı olanın gerçekten bu olduğuna kendimi ikna etmiş olsam da sınav dönemi bittikten sonra namazı bırakması, sigaraya tekrar başlaması, arada da olsa içki içmesi tam anlamıyla cemaat üyeliğine hazır olmadığını düşünmemi sağladı. kpss zamanı artık yavaş yavaş gelirken, evimizde kamp kuran bir arkadaş askeri okul sınavlarına hazırlanıyordu. bunu gören mustafa, kızdığı sisteme hafif bir sempati beslemedi değil.
neyse, mustafa bir sene boyunca kendini odaya kapattı. dersaneye gidiyor, eve gelip tekrar yapıyor, yemek yiyor, odasına gidip soru çözüyordu. bir sene bu tempo hiç bozulmadı. cemaatçi arkadaşları biraz daha rahattı. bu dönem bu arkadaşlarıyla arasının bozulduğu döneme denk geliyor. eski fikirleri yine gün yüzüne çıktı. eski benliğine döner gibi oldu ama robotlaşmış gibiydi. hayatında duyguya pek yer yoktu. ailesi şehir dışında üniversite okuyan oğullarının bir de dersane masrafını çok zor karşılıyor hatta çoğu zaman karşılayamıyordu. gurbette sevdiği kız, iyi haberi bekliyordu asker bekler gibi. kazanmama ihtimali yoktu. tek atımlık kurşununu iyi değerlendirmek için yapması gerekeni yaptı. ama 199 kişi daha da zor durumda kalmış olacak ki daha da çok çalışmışlar. olmadı, atanamadı.
mustafa gebze'ye ailesinin yanına döndü. üniversite maceramız noktalandı. sevdiği kız gaziantep'teydi. bir kaç sene önce onlar da oradaydı. maddi zorluklar nedeniyle göç etmek zorunda kalmışlardı. tekrar dersaneye başladı. huzurlu bir hayatı olmayacaktı. bir saat dışarı çıksa, bir paket sigara alsa ailesinin gözüne batacak diye korkuyordu. annesinin misafirleri bir odada, o öbür odada bir sene daha hazırlandı kpss'ye. cemaatçi arkadaşlarıyla nadiren facebook'tan görüşüyorlardı. biri polis olmuştu. biri de istanbul yakınlarında öğretmenlik yapıyordu. ikisi dışında tüm tanıdığı insanlar içinden kazanan, bir yere gelen çıkmamıştı zaten henüz. polis olan arkadaşı da gebze'de görev yapıyordu. mustafa'yla görüşmek istese de, o ders çalışması gerektiğini bahane ederek bundan ısrarla kaçınıyordu. dört sene boyunca öğretmen olmak için okumuştu. bu sene de olacaktı. sonra evlenecekti. ailesine yardım etmeye başlayacaktı. rahatlayacaktı. bu sene biraz daha rahattı. çıkabilecek tüm soruları defalarca kez çözmüştü. denemeler derece bile yapabileceğinin sinyallerini veriyordu. hayaller kuruldu, paylaşıldı, sevinildi.
sınav bi' garipti. milyona yakın soru çözmesine rağmen ilk kez karşılaştığı onlarca soru vardı. yalpaladı, çuvalladı. sınavdan çıktığında tüm vücudu titriyordu.
polis arkadaşı aradı sınavdan bir gün sonra. görüşmek istedi. mustafa'yı cemaat evine davet etti. kabul etti mustafa. bir yıl sonra arkadaşıyla biraz yapmacık duran bir samimiyetle selamlaştılar. konu döndü dolandı polisliğe geldi. maaşını söyledi önce. rahatından bahsetti. kazanmanın kolaylığından dem vurdu. yardım edeceğine söz verdi. aklını çeldi mustafa'nın. mustafa kabul etti.
üniversitede beraber içtiğim ev arkadaşım, yarın beynime biber gazı kapsülü atıp beni öldürebilir. iyi çocuk. farklıydık evet. ama birbirimize düşman değildik. ikimiz de vatanımızı, milletimizi seviyorduk. ikimiz de cemaate kızıyor, nasıl kurtulabileceğimizi tartışıyorduk. ikimiz de üniversite okuduk. ikimizin de hayalleri vardı. şimdi birimiz katil olacak, birimiz ceset. oysa birbirimizi az da olsa seviyorduk.