Dereler geçtim, tepelerde durdum. Mezarlığa bakıyorum. Kalbimin kütkütleri nevrotik tozun zerreciklerini dövüyor. Cızırdayan yanmış hanem değil, istikbalimin çocuksu sesidir. Ölüm bir türlü sevilmiyor. Ölümün en ufak parçasını, atomunu elde etme savaşı verilmeli diye zırvalıyorum. insan ölümle olmuyor. Ölümsüz hiç olmuyor. Hayallerimiz var capcanlı. Dününüze ait hayat kesitinde onun sesi, onun siması ve sigası lif lif işlenmiş hayalin gökyüzüne. O yaşıyor sizde. Göz kapamış sadece. Fısıltısıyla ikide bir irkiliyorsunuz. Eğilen başı, sevgiden yaşaran yanakları. Sadakatten ışıl ışıl, billurumsu gözleri. Hep kafanızda. Ölmüşü öldüremiyorsunuz bir türlü. El uzatıyorsunuz elinizi yakalıyor sıcaklığı. Toprak kabul etmez böylesi bir hayat arzusunu. Mezarlık dar gelir ince sızılı bir yüreğin ağıtına. Ve siz hiçleşiyorsunuz sonsuzluğun sonlu duvarında. Yumuşak tuvale kazınan tek silüetinizdir. Öteler, öteler, öteler, hep ürkek deyişlerin dil sürşmesi değil midir? Kim bilebilir, kim anlayabilir? Hüküm yürütmek ütopik bir eylemin hazin sarılığıdır. Ölüme varan illetin sarımtırak fışkırtması yani. Çaresizlik boğum boğum her yanınıza nakışlanıyor. Yıldızları sayma tevessütü başınız ağrıttığında, ağzı üstü dönüp toprağı öpüyorsunuz, topraktan kaçarcasına. Her yanı kapalı kara kutunun sırrına vakıf olma davanız havada asılı kalıyor, darağcının yükü gibi. Ve siz ağlıyorsunuz ağlmanın katılığıyla... Katı yüreksizliğiyle.