hayallerinin yerini hayalkırıklıkları almaya başlar önce... yavaş yavaş yiter içindeki heyecan, istek... hayatın hep olumsuz cevapları iyiden iyiye dibe çeker seni...
tüm bu olumsuzlukları hak edip etmediğinizi sorgulamaya başlarsınız... "hani iyiler elbet bir gün kazanırdı?" dersiniz... o "bir gün"ün bu dünyada yaşanmayacağına inanmaya başlarsınız... ve işte inanç kaybı da burada başlar... "bu dünyada mutlu olamıyorsam diğer dünya kimin umurunda" düşüncesi yer etmeye başlar kafanızda...
o güne kadar korumaya çalıştığın değerlerini tekrar sorgulamaya başlarsın... o güne kadar yaptıklarını ve yapmadıklarını gözden geçirirsin... kendince sen de hayata kazık atmak istersin. "bu güne kadar mutlu olamadım bundan sonra da olamayacağım" karamsarlığı ile yavaş yavaş farklı düşüncelere, yollara girmeye başlarsın...
bir yandan da içindeki inancını sorgularsın sessizce. "acaba" dersin; "acaba inancım zayıf olduğu için mi bu tür ikilemlere düşüyorum" diye sorarsın kendine. ama sonra yine kendi kendine cevabı bulursun "bu güne kadar neden hiç yüzüm gülmedi öyleyse?"
elinden geldiğince dinini hayatında tutan, iyi insan olmaya çalışan ancak bir türlü mutluluğu yakalayamayan (mutluluktan kasıt: sadece orta seviyede bir iş sahibi olabilmek) bir varlığın iç dünyasında başlayan çelişkilerden bir kesit okudunuz...